BÜYÜK MADENCİ YÜRÜYÜŞÜ

 

Başlarken;

Büyük Madenci Grevi öncesinde Üzülmez Bölgesi Dilaver Bölümü Karamanya ocağında lağımcı yedeği olarak çalışıyordum. Sendikamız GMİS’in almış olduğu "Grev" kararı gereğince, büyük bir heyecan ve coşku ile üzerimize düşen görevi yapmış olduğumuz kanısındayım.

29 gün boyunca; bazen işyerlerinde, bazen oturduğumuz mahallelerde toplanarak şehir merkezine doğru yürüdük. Grev süresince Zonguldak kentinde ‘işçi festivali’ yaptık. Bazen Başkanımız Şemsi’yi dinleyerek alkış tuttuk. Kimi zaman da bizleri desteklemeye gelen dostlarımızla kol kola yürüyüş yaptık. Haklı istemlerimizi haykırdık. Dostlarımızın yüzleri gülerken, işçi düşmanlarının huzurunu kaçırdık.

Bu süreçte, madencilerin sosyal durumları ve kente sahip çıkma olgusu kendiliğinden öne çıkmıştı. “Biz de insanız, insanca yaşamak bizim de hakkımız!” diyorduk. Sesimize, dünyadaki tüm madenci kentlerinden ses geldi. Sınıf dayanışmasının heyecanını tadar olduk.

Özelleştirilme rüzgarlarının tüm hızı ile devam ettiği bu dönemde; grevde iken tutmuş olduğum “grev günlüğü”nü tekrar gözden geçirerek sizlerle paylaşmak istedim. Bunu yaparken birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan ellerinde bulunan grev fotoğraflarını isteyerek küçük de olsa bir arşiv oluşturdum. Genel Maden İşçileri Sendikası arşivinden aldığım fotoğraflarla bu arşivi çoğaltıp zenginleştirdim. Kişisel veya kurumsal albümlerinizdeki Grev fotoğraflarını bu arşive katmak veya anılarınızı paylaşmak isterseniz, Zonguldakbilgi.com web sitesi aracılığıyla iletebilirsiniz. Göndereceğiniz "Grev anıları" ve fotoğrafların, kent kültürüne ve madenci geleneğine katkılar yapacağını düşünüyorum.

Alaaddin Kara
Maden İşçisi

 

 


YÜRÜYÜŞ GÜNLÜĞÜ

1. Gün: 04 Ocak 1991

2. Gün: 05 Ocak 1991

3. Gün: 06 Ocak 1991

4. Gün: 07 Ocak 1991

5. Gün: 08 Ocak 1991


1. GÜN - 04 Ocak 1991

Yarın sabah, kardeş sendikaların ve demokratik kurumların da ekonomik katkılarıyla ayarlanan ve çevre illerden gönderilecek otobüslerle Ankara’ya gideceğiz. Fısıltı gazetesi, ‘yarın şehir dışından bin otobüsün geleceğini’ söylüyor.

Akşamın erken saatlerinde, berber dükkanlarının önünde sıra kapma yarışı başladı. Berberler ve ayakkabı boyacıları geç vakte kadar çalıştılar.

Yürüyüşe katılacak olan mahalleli hanımlar kendi aralarında anlaşmışlar. Sendikanın dağıttığı undan yufka açarak; kıymalı, mantarlı, peynirli börek ve çörekler bir gün önceden hazırlanmış.
Kış gününün kasvetli soğuk havasının hâkimiyeti altında; 29 gün boyunca sokaklarda, şehrin ana caddelerinde; hakkımızı aramak, iş yerlerimize sahip çıkmak, ocakları kapattırmamak için yürüdük.

“Bir kara, iki kara, geliyoruz Ankara!”

“Ankara’ya yürürüz, haklı kimmiş görürüz!” diye bağırdık. Ankara ile uzlaşmak mümkün değil.
Arkadaşlarla yarını konuşmak için kahveye gidiyorum. Tüm işçiler, emekliler ve işsizler yarınki yürüyüşü konuşuyorlar. Guruplu işçilerin bir kısmının yürüyüşe katılmayıp, köylerine geri dönebileceklerini söylüyorlar. Kendilerini taşıyacak yolcu otobüslerine trafik polislerinin ceza yazacaklarını ,bunun için de otobüslerin geri döneceklerini söyleyenler bile var.

Sabahı zor getiriyorum. Gün doğmadan kalkarak, sabah kahvaltımı yapıyorum. Mahalledeki evlerde de bizim eve olduğu gibi hareketlenmeler başlıyor. Tüm evlerin bacaları işbaşı yapmışız gibi erkenden tütüyor. Bugünün telaşı ve heyecanı başka bir güne benzemiyor. Akşamdan hazırlanan içi köfte dolu ikilik ekmeği koltuğumun altına sıkıştırarak evden ayrılıyorum. Altmış beş grevini yaşayan lavvar emeklisi babam, kendime dikkat etmem konusunda beni uyarıyor.

Ara sokakları dikine kesen merdivenlerden aşağı iniyorum. Üzülmez İlkokulu’nun önünden aşağıya saparak, terk edilmiş Kok Fabrikası’nın önüne inen dört yüz dört merdivenlerini ikişer ikişer indiğimi fark ediyorum. Hava tam olarak aydınlanmadı. Genel Maden İşçileri Üzülmez Şubesi’nin ışıkları daha sönmemiş. İçeri girerek diğer işçi arkadaşlarım ile birlikte teker teker madenci tokası yapıyorum. Bendeki heyecanı onlarda da görüyorum.

Gece yarısı kentin tüm giriş ve çıkışları kapatılarak otobüslerin kente girişlerine engel olunduğunu, Üzülmez Sendika Şubesi’nde öğreniyorum. Tüm girişlerde yapılan aramalar daha da sıklaştırılmış.

“Biz de yürüme gideriz!” diyorlar.

Üzerlerindeki giysilerin kalınlığı ve ellerindeki ekmek torbalarının doluluğu, yürüyüşe hazır olduklarını gösteriyor.

KÖPEKLERE VERİRİM DE SANA VERMEM!

Rat, Kemerbaca, Aydıntepe, Dilaver, Asma, Baştarla ve Çınartepe şirket evlerinde, mahalle gecekondularında oturan arkadaşlar ; ellerindeki erzak torbaları ile akın akın gelerek kısa sürede Sendika Şubesi’nin önünde toplandık.
Elinde yiyecek torbası olmayan bir işçiye, şube görevlisi soruyor.
“Sen bizimle yürümeyecek misin?”
Yanındaki arkadaşının torbası ağzına kadar dolu. Haşlanmış yumurtaları naylon torbasının dışından görebiliyorum. Arkadaşından önce söze giriyor.

“Büsküt yiyecek o!, zaten büsküt çocuğu” diye karşılık veriyor. O da bütün pişkinliği ile gülerek, onun ekmek torbasını gösteriyor.
“O kocaman torbayı nasıl taşıyacaksın? Torbayı taşımana yardım ederim, ekmeği de paylaşırız !”
“Köpeklere veririm de sana yine vermem” diyor.
Hep birlikte gülüşüyoruz. Bu konuşmalardan, onların senelerdir aynı yerde çalıştıklarını ve arkadaş olduklarını anlıyorum.

ŞEHİR MERKEZİ TUTULMUŞTU! AMA BU DEFA İŞÇİ ANITINI VE ŞEHİRİ BOYDAN BOYA TUTAN MADEN İŞÇİLERİYDİ.

GMİS Üzülmez Şubesine, Genel Merkez’den gelen telefonla yürüyüş düzeni alıyoruz. Şemsi Başkan’ın yapacağı konuşmadan sonra, Ankara’ya yürüyüp yürüyeceğimiz belli olacak. Üzülmez Şubesinin yürüyüş kolu tahminimizden de kalabalık oldu. Karadon Şubesi’nin, Şemsi Başkan’ın seçim bölgesi olması, Karadon’lu işçilerin yoğun katılımla gelebileceklerinin göstergesiydi. Merkez Şubesinin de grev boyunca gösterdiği kararlı ve coşkulu tutumu herkesin beğenisini almıştı. Kozlu işçilerinin 1965’ten gelen grev geleneğini bilmeyen yoktu.

Yürüyüş kolumuz davul zurna ile sloganlar eşliğinde şehir merkezine doğru akmaya başladı.. “Ankara şaşırma, sabrımızı taşırma!”
Dört kilometrelik yolu yürüyerek kortej halinde şehir merkezine yürüyoruz. Üzülmez Caddesi girişinde Merkez Atölyesi işçileri bizi alkış ve sloganlarla karşılıyor.
“Ankara. Ankara duy sesimizi,
Bu gelen madencinin ayak sesleri!”

Üzülmez işçilerinin heyecanlı kalabalığı Merkez işçilerini iyice coşturmuştu. Onlarla birleşerek İşçi Anıtı’nın önüne doğru yürüyüşe geçtik. Ama; şehrin merkezi tutulmuş olduğundan şehir merkezine giremiyorduk.

Şehir merkezine barikat kurulduğunu düşünüyordum. Arkadaşlarım da benim gibi düşündüklerinden, öne doğru yüklenerek, öndeki barikatı yıkmak istiyorduk. Ortada kalanlar sıkıştığından, aralarında fenalık geçirenler oldu. Sloganlardan, davul ve zurnanın sesleri arasında görevlilerin ne dedikleri bir türlü anlaşılamıyordu.

Evet! Şehir Merkezi tutulmuştu ama ; bu defa İşçi Anıtı’nı ve kenti boydan boya tutan maden işçileriydi.

Köprünün üzerini Kozlu, Lauvar ve MTA işçileri sarmıştı. Gazipaşa Caddesi’ni, 20 kilometrelik yolu Karadon ve Gelik’ten yürüyerek gelen, Karadon işçileri erkenden tutmuşlardı. Sabah gün ışımadan yola çıkmış olmalılar… İşçilerin yönleri, Madenci Anıtı’nda konuşma yapan Şemsi Başkana dönüktü. Ana cadde ve tüm ara sokaklar işçi kitlesi ile kilitlenmişti. Başkanın ses cihazı sonuna kadar açık olmasına rağmen, söylediklerini ses cihazından değil de, kalabalığın attığı sloganlardan anlayabiliyorduk.

Ankara’nın maden işçilerinin sorunlarını çözmek yerine, “maden ocaklarını kapatırım” diyerek tehdit ettiğini, onların maden işçisini ve Zonguldak halkını daha tanımadıklarını, kendilerini Ankara’ya götürecek otobüsleri kente sokmayarak seyahat haklarımızı elimizden aldıklarını söylüyordu. Bizler de:

“Güneş ufuktan şimdi doğar!
Yürüyelim arkadaşlar!
Çankaya şaşırma, sabrımızı taşırma!
Silkele başkan düşecekler!” diye tempo tutuyor,
Ölüme de gideriz, yürüme de gideriz!”
diye coşkuyla bağırıyorlardı.

Şemsi Başkan “Ankara’ya yürüme gidiyoruz” diyerek Ankara yoluna doğru yöneldiğinde kalabalık ortadan ikiye ayrıldı. Başkan ve ekibi yürüyüş kolunun önüne geçiyordu. Karadon gurubunun öne geçmek istemesi ile bir kargaşa yaşandı ancak; önde Merkez Şubesi onun arkasında Üzülmez Şubesi ve diğer şubeler olmak üzere yola koyulduk.

29 gün boyunca şehir merkezine doğru yürüyüşe geçmiş, orada caddelerde yürümüştük. Bu sefer ters istikamete, şehir dışına doğru çıkıyorduk. İnsan Gücü Eğitim Merkezi’nin önünden geçerek, Asma Atölyesi’nin girişindeki “BU İŞ YERİNDE GREV VARDIR”.yazılı bez afişin yanından, Asma 1 ve 2. nolu kuyuların altındaki karayolundan Dilaver istikametine değil de, Ankara istikametine doğru yöneldiğimizde işin ciddiyetini iyice kavrar olduk.

Gökgöl Cezaevi’nin önünden geçiyoruz. Eskiden işçi pavyonu olarak kullanılan bina, Cezaevi olarak kullanılıyor. İki yamaç arasından akan Gökgöl deresinin kenarına kurulmuş, yaz kış rüzgârı eksik olmayan, güneş görmeyen bol rutubetli bir yerdi cezaevi.

BİZ, “ZİNDANLAR BOŞALSIN!” DİYE BAĞIRIRKEN,
ONLAR DA “VUR VUR İNLESİN! ÇANKAYA DİNLESİN!”
DİYE SLOGAN ATIYORLARDI.

Demir parmaklıkların her bir karesinden dışarı çıkmış bir eller kümesi bizi selamlıyor. Biz, “zindanlar boşalsın” diye bağırırken onlar da bizim sloganlarımızı atıyorlar.
“Vur vur inlesin Çankaya dinlesin!”
Karşılıklı sloganlaşma tüm guruplar geçerken devam etti. Asma ve Gökgöl vadisi uzun süre bu sloganlarla yankılandı.

Yolda, Dilaver bölümünde motorcu olarak çalışan eniştemi görüyorum. Öğlene doğru kış gününün yalancı güneşi ortaya çıktığından, paltosunu eline almıştı. Fazlalık gibi elimde duran köfteli ekmeği ona veriyorum.
Emine Halayı da, kalabalığın içinde yürümeye çalışırken görüyorum. MTA’da çalışan enişteyi ciğer hastalığından kaybedince, M.T.A’ya çaycı olarak işbaşı yapmıştı. Kendisi de hasta ve güçsüzdü. Arkadaşlarını yalnız bırakmayı içine sindiremediğinden, yürüyüşe katılma ihtiyacı duyuyordu. Tünele girmeden geri dönmesini söyledim. Onun yerine ben gidiyordum işte!. Ankara’dakilere “Halanın selamı var!” diyecektim.

Sapça Tüneli’ne geldiğimde yürüyüş konvoyunun önü duruyor. Akın akın gelen gurupları olduğu gibi tünelin içine göndermek risk oluşturur diye düşündük. Gurupları daha küçük birimlere ayırarak tünelin içine soktuk. Tünelin içinde atılan sloganlar, davul zurnanın eşliğinde yankılanarak, tünelin diğer ucundan çıkıyordu.
“Gemileri yaktık, geri dönüş yok!”
“Ankara Ankara duy sesimizi,
Bu gelen madencinin ayak sesleri!”

Arkadan gelen kalabalık öndeki durumu bilmediğinden, ön tarafa doğru yüklendiğinden, kısa süre de olsa kargaşa çıkıyor. Kimi aceleciler de sıraya girmek istemediğinden tünele yalnız girmek istiyorlar. Onlara kurallara uymaları gerektiğini söyleyerek, sıraya sokmaya çalışıyorum. Direniyorlar. Bu kadar kalabalığın karanlık bir tünele giremeyeceğini anlatınca, bana hak veriyorlar.

Son gurubun arkasına takılarak, tünele giriyorum. Grup kendi sloganlarının yankısını duymak istercesine olanca gücüyle bağırıyor.
“Ankara Ankara şaşırma, sabrımızı taşırma!”

Sapça Tüneli çıkışı

Tünelin çıkışında; tünel girişindeki dirlik ve düzenin tamamen yok olduğunu görüyorum. Bunda benim de payım vardı. Anlaşılan, gurupların arasındaki mesafeyi uzun tutmuşum. Tünelin çıkışına gelen tüm işçiler, öndeki guruplara yetişmek için koşar adım yürümeye başladılar.

Artık, Karamanlar’a doğru uzunluğu 1 km’yi aşan yorgun ve dağınık bir işçi topluluğu yürüyordu. Yol kenarlarında, ayakkabılarını çıkartmış yorgunluk atan arkadaşlarıma rastladım. Kimisi de yiyecek torbalarındaki ekmekleri çıkartmış, atıştırmaya başlamışlardı bile. Karamanya ocağındaki yedek arkadaşım M. “Aklımda duracağına karnımda dursun, biz onları buraya kadar taşıdık, onlar bizi nereye kadar taşıyacak bakalım!” diyordu.

“KÖYÜNÜZDEN KATILIM NASIL?” DİYE SORUYORUM.
“ORTAMI YOKLUYORLAR. BU KALABALIĞI GÖRDÜKTEN SONRA KATILIM TAM OLUR MEKTEPLİ!” DİYOR

Yürüyüşe yolda katılan Elvan Köyü’nden guruplu arkadaşlara rastlıyorum. M. arkadaşı görüyorum aralarında. M. bana “mektepli” diye hitap eder. “Köyünüzden katılım nasıl?” diye soruyorum.

“Ortamı yokluyorlar. Bu kalabalığı gördükten sonra, yürüyüşe katılım tam olur, mektepli!” diyor.

Gruplu ve köylü madencileri sokağa çekmek çok zor. Sokağa çıkmaya başladıklarında da sokağın hakkını verirler. Bu kez de köylerine geri göndermek zor olur. Gündüz, akşama kadar yürürler. Akşam, gündüz maceralarını bire beş katarak, ballandırarak anlatırlar. Onlarla aynı yerde olduğunuza inanamazsınız. Sanki başka yeri anlatıyorlar diye düşünürsünüz. Anlatımları, mizah doludur. Her anlattıkları olaya bir kurgu eklerler. Ve bu mizahi kurgularında, kendi köylerinden birisine yer verirler. Bu akşam köy kahvelerinde anlatacakları olayları şimdiden merak ediyorum.

Dilaver Ocağında çalışan, aynı zamanda arabası ile işçi taşıyan ağabeyini soruyorum.
“Koca Memed’de yürüyor mu?”
“Arkada, minibüsünü yürütüyor!”
Şehir Meclisi Üyesi Hakkı Dayının kahvesine sapıyorum. Tanıdık bir çok arkadaşa rastlıyorum. Hepsiyle teker teker tokalaşarak yürüyüş hakkındaki düşüncelerini öğreniyorum. Gözlerinin içleri gülüyor. Tünelden geçiş maceralarını, birbirlerine hararetle anlatıyorlar. Hakkı Dayı bize çay ısmarlıyor.

BAYAN MUHABİR, TELEFONUN KARŞISINDAKİNE, YÜKSEK SESLE ANLATIYOR:
“YAZ ABİ YAZ!... SÖYLEDİKLERİME İNANMAN ZOR! HAYAL BİLE EDEMEYECEĞİN BİR KALABALIK!.”

Buradaki tek haberleşme cihazı kahvedeki telefon. Özel televizyon kanalının muhabiri olduğunu düşündüğüm bayan muhabir, telefonun karşınındakine yüksek sesle anlatıyor.
“Yaz abi yaz!” diyor.
“söylediklerime inanman zor! hayal bile edemeyeceğiniz bir kalabalık!... Kentte bir tek hastalar, yaşlılar ve çocuklar kalmış! Diğerleri Ankara yolundalar, coşkuyla oraya geliyorlar! Burası şehrin 18 km. dışında Karamanlar denilen bir yer. Kimileri de mola vermeden Devrek istikametinde yola devam ediyorlar. Göremediğin için çok şey kaybettin! Kocaman bir yıldız kayıyor Başkente abi! Çevresine ışıklar saçarak aydınlatıyor her yeri! Sen bunu göremeyeceksin, senin adına çok ama çok üzgünüm!”

Telefonun diğer ucundaki de bir şeyler söylüyor anlaşılan. Kahvenin içini sevecen bir kahkaha kaplıyor.
“Evet,evet çocuklarıma ilerde anlatacağım çok şeyler olacak. Koca bir kentin Ankara’ya taşınmasına tanıklık ediyorum. 80 bin insan akın akın önümden geçmeye devam ediyor.” diyerek telefonu kapatıyor.

Taşçılı ve çevre köylerindeki madenciler yürüyüş koluna yeni katılıyorlardı. Bu bölgede oturan guruplu köylü arkadaşlarımı yeni görüyorum.

A. Dayı’yı, Parmaksız’ı, Akbıyık’ı, Çeküç Dayı’yı, Sağ ayağını sürüyerek giden Topal Ş’yi görüyorum. Çoğunun takma bir adı vardı. Takma adı olmayanlara da ad takarlardı. Bana da bir ad bulmuşlardı.

“Sende mi Ş. Dayı?” diye takılıyorum.
“Sen de mi hükümete baş kaldırdın?. Vatan haini diyecekler sana!” Yanındaki köylü arkadaşları gülüyorlar.
“Hökümata selam çakıp, geri döneceğim!” diyor. “Topal Ş. de geçti bu yollardan, desinler yahu! Benim gibiler de yaşıyor bu dünyada!, bizi niye hiç hesaba katmazlar ki?”
“İnanma!” diyor, N. “Ankara’ya bedavadan gidecekti, olmadı. Şimdi de geri dönmeye utanıyor; anlayacağın, mecburiyet karşısında bizimle yürüyor.
“Yanınıza ekmek de almamışsınız!” diyorum.
“Geriden arabamız geliyor. Hem ekmeklerimizi getiriyor, hem de kaçaklarımızı topluyor!.”
Köylüler, işlerini sağlama almışlar; tam tekmil yollarda yürüyorlar anlaşılan. Kalabalığın aniden nasıl arttığını şimdi daha iyi anlıyorum.

İkindiye doğru benim de ayaklarım şişmeye başlıyor. Asfaltın üzeri, yalınayak Devrek istikametine doğru yürümeye çalışan işçilerle dolu. Yorgunluk tüm bedenimizi kapladığından yürümekte zorlanıyoruz

Ankara asfaltı, Çayköy’ün ortasından geçiyor. Çayköy’lü madenciler yürüyüşe yoldan katılıyorlar. Çayköy’lü bir gurup madencinin derdi başlarından aşkın. Davetsiz bir konukları var ki; onu yanlarında istemiyorlar.

“Bırakın o da yürüsün!” diyorlar, gülerek. “kovmayın!”

Peşinden taş ve toprak atmalarına rağmen, uzun süre sahiplerinin peşinden gidiyor sokak köpeği. Daha ilerilerde kendinden büyük köpekleri görünce, geri dönmek zorunda kalıyor.

Saatler boyunca yürümekten oldukça yoruluyorum. Diğer yürüyüşçüler de bitkin ve yorgun. Geriden gelen boş taşıtlara rast gelenler, taşıtlara binerek Devrek’e kadar gidiyorlar. Boş araba bulabilmek mümkün değil, arkadan gelen taşıtlar yanımızdan dolu olarak geçip gidiyorlar. Hava kararmadan Devrek’e girilmesi gerekiyor. Ama taşıtların sayı ve kapasiteleri bizi taşımaya uygun değil.

Zonguldak ve Belde Belediyeleri, bütün belediye otobüslerini peşimizden göndermişler. Köy minibüsleri, kamyonlar ve tırlar yürüyüşçüleri Devrek’e taşıyorlar. Kilimli Belediyesi’nin göndermiş olduğu belediye otobüsüne binebiliyorum.

Arabalar, yoldaki yürüyüşçüleri Devrek’e bırakıp, tekrar tekrar geri dönüyorlar. Hava iyice kararmaya başladı. Şoföre yavaş gitmesi gerektiğini, yollarda hâlâ gece karanlığında yürümeye çalışan insanlar olduğunu söylüyorum. Bizden ileride olan yürüyüşçülerden iki kişinin araba çarpması sonucu yaralandığını anlatıyorum. Yol kenarlarında yürüyen işçiler tıka basa dolu olan otobüsümüze durması için el sallıyorlar.

Devrek’e girdiğimizde hava iyice kararmıştı. Üşümüş ve iyice acıkmıştık. Belediyenin anonsundan tüm kahvehanelerin ve dükkânların sabaha kadar açık kalacağını öğrendik. İsteyenler de Devrek halkı tarafından misafir edilmek üzere evlere götürülecekti. Devrek halkı, tüm madencilere evlerini açmışlar, sıcak tencerelerine ortak etmişlerdi. Madenciler, aileleri rahatsız edeceklerini düşünerek evlere gitmeyi tercih etmeyerek, kahve, salon ve çayocakları gibi yerlerde kalmaya başladılar. Eşleri ile gelenler evleri tercih ediyordu.. Ben, kahvede durmayı tercih ettim.

Ekmek, bisküvi ve şekerleme satılan tüm lokanta ve bakkallardaki raflar boşalmış, tekel bayilerdeki bütün sigaralar bitmişti. Sigara ihtiyacı Zonguldak’a bildirilmiş olduğundan; bazı bayi ve dükkanlar, sigaralarını yürüyüşteki eş ve tanıdıklarına dağıtıyorlardı. Ben de bir tanıdık bakkaldan birkaç paket sigara alıyorum.

KÖYLÜ KADINLARINDAN BİRİ, AYAĞINDAKİ LASTİK AYAKKABIYI ÇIKARTARAK, YÜRÜYÜŞÇÜ KADINA VERİYOR. İŞTE, DAYANIŞMA DEMEK BUYDU!...

Devrek terminali başta olmak üzere; tüm ara sokaktaki kahvehaneler, çay ocakları ve lokantalar arı kovanı gibi uğulduyor, her yerde büyük yürüyüşün görkemi konuşuluyordu. Bulunduğum kahvede sobanın çevresi insan halkası ile çevrili olduğundan sobanın sıcağı, uzak masalara ulaşamıyordu. Sobanın başında duran uzun boylu madenci, arkadaşlarına yüksek sesle anlatmaya başladı:

“Önde GMİS yöneticileri, konuk sendikacılar ve analardan oluşan öncüler olmak üzere yürüyoruz. Analar grubunun hemen arkasındayım. Tarlada çalışan köylü kadınları, öndeki guruba, analar gurubuna su ve yiyecek vermeye başladılar. Analar grubundaki yürüyüşçü kadınlardan bazılarının ayakkabıları ayaklarını vurmuş olacak ki, ayakkabılarını ellerine almış yalınayak yürüyorlardı. Köylü kadınlarından biri, ayağındaki lastik ayakkabıları çıkartarak, yürüyüşçü kadına verdi. Bunu gören diğer köylü kadınları da, ayaklarındaki kara lastikleri çıkartarak, yürüyüşçü kadınların önüne, asfalta doğru atmaya başladılar. Bu kez köylü kadınlarının ayakları çıplak kaldı. Yürüyüşçü kadınların ellerinde tuttukları ayakkabıları kendilerine ısrarla vermek istemelerine karşı koydular, onların ayakkabılarını almadılar. İşte, dayanışma buydu! Yaşayarak öğrenmek demek bu şekilde oluyordu. Çok duygulandım. Emeğiyle çalışan birisi olarak onur duydum.”

Bir başkası; bu yürüyüşün anlamsız olduğunu, hükümetin verdiği zammın yeterli olacağını, emekli olacakları grev sonrasında ekonomik olarak olumsuz etkileneceklerini ağzında geveleyerek söylemeye çalıştı. Bir anda kahvedeki hava bozuldu.

“Seni yürüyüşe zorla mı getirdik lan!” diyor masalarda oturan bir başkası. “niye oyun bozanlık yapıyorsun! İstemezsen çekip gidersin!”
Bir başkası da;
“Adam ocakları kapatacağım diyor, koskoca bir kenti yok etmeyi kafasına koymuş, sen de bize masal anlatıyorsun!”

Yürüyüşümüzü anlamsız bulan adamın kahveyi terk etmesiyle tansiyon biraz olsun düşüyor

DEVREK BELEDİYESİ, DEVREK HALKININ YÜRÜYÜŞÇÜLERİ KONUK ETMEK İSTEDİKLERİNİ BELEDİYEDEN ANONS ETTİRİYOR.

Saat başı haberleri izliyoruz. 29 gün boyunca, onbinlerce madencinin şehir yürüyüşlerini dikkate almayarak, haber yapma gereği duymayan TRT; ilk haber olarak Büyük Madenci Yürüyüşünü veriyordu. Madenci Anıtı’nda yapılan konuşmadan alıntı yaparak, Gökgöl yokuşundaki o görkemli kalabalığı gösteriyordu. “Karamanlarda öğle molası vererek, Devrek istikametine doğru yola devam ettiler” diyordu. Özel Televizyonlar daha özenli, detaylı ve uzun gösteriyorlardı. Kahvedeki madenciler, televizyonda gördükleri kalabalıklarda kendilerini arıyorlar, tanıdık bir yüz gördüklerinde de yüksek sesle bağırıyorlardı.
“Aha Ali Dayı! Goca Ercep’e bak Ercebe!”

Kendilerinin de o sırada yürüyüş konvoyunun neresinde olduğunu söylediklerinde, televizyonda görünememenin üzüntüsü yüzlerinden okunuyordu.

Asma Daimi Tamiratta çalışan arkadaşım İ. ile yanan sobanın etrafında bir süre ayakta dikiliyoruz. Tuvalet ihtiyacı için masadan kalkmak zorunda kalanların yerine oturuyoruz. Dilaver motor garajından H. yanımıza geliyor. Devrek Nikah Salonu’nun boş olduğunu, istersek oraya gidebileceğimizi söylüyor. Belediye görevlileri nikâh salonunun kapıları açmışlar. Erken davranıp, oturduğumuz masadan kalkıyoruz. Nikah Salonuna gidince şaşırıyoruz; salon çok soğuk, tüplü ısıtıcı var ama; tüp yok. Çay içmek için çaydanlık var, çay yok!.

Devrek Belediyesi, Devrek halkının yürüyüşçüleri evlerine konuk etmek istediklerini tekrar tekrar anons ederek, konuk olmak isteyenlerin Belediye Binası’na gelmeleri konusunda uyarıyor. Çoğu madenciler gibi ben de kimseyi rahatsız etmek istemediğimden, “sabah nasıl olsa gelir” diyorum. İbo; “Birer şişe kanyak bulursak, bizim dediğimiz gibi gelir!” diyor.

Bir başka kahveye geçiyoruz. Buradaki kahvecinin madencilerden hoşnut olduğunu söylemek çok zor. Kahveci “Çok geç oldu, ben artık evime gideceğim!”diyor. Sobaya kömür atmıyor. Çay paralarını herkesten alamadığından yakınıyor.

Kimsenin onun çayına muhtaç olmadığını söyleyerek, kahvede oturan işçilerden çay ve şeker parası toplayarak kahveciye veriyorum. Kanyağın da etkisiyle oturduğumuz masada uyumaya kalıyorum.

 



II GÜN - 05 OCAK 1991

Uyandığımda saat sabahın üçüydü. Ellerim ve ayaklarım uyuşmuş, sobanın kömürü yanıp geçtiğinden, kahvenin ısısı da iyice düşmüştü. Sobayı karıştırıp, kömür atıyorum. Sobanın yüzü gülüyor. Isı kahvenin her köşesine ulaşabiliyor. Arkadaşlarım benden bir saat sonra uyanıp, sobanın başına sokuluyorlar. Sabah ezanı okunuyor. “Gün ışımadan sıcak bir çorba içip içimizi ısıtalım” diyorum. Birlikte terminalin üzerindeki çorbacıya çıkıyoruz.

Çorbacının tüm masa ve sandalyeleri doluydu. Bu doluluk; oraya çorba içmek için gelenlerden değil, sıcak bir yerde sabahlayabilme kaygısında olan madencilerden kaynaklanıyordu. Çoğu, masaların kenarlarına iliştirilen sandalyelerde salkım saçak uyuklamaya çalışıyordu. Arkadaşlarla ayaküzeri sıcak çorbamızı içiyoruz. Daha sonra fırsat kollayarak, tuvalete gitmek için oturdukları yerden kalkmak zorunda olanların yerlerine oturuyoruz.

Arkadaşlara:“bu sıcak mevziiyi kaybetmeyelim” diyorum.
Oturduğumuz yerden kalktığımızda, boşalan sandalyelere anında birilerin oturmak isteyeceğinden sandalyelerimizden kalkamıyoruz.
“Burası bizimdi” veya “şimdi kalkmıştım!” gibi sahiplenme ifadeleri karşısında karşıdakinin cevabı hazırdı.
“Babanın evinden mi getirdin?”
Sabah ayazı, Devrek Çayı’nın yatağından esen sabah rüzgarı ile buluştuğunda, dişleri çatırdatan soğuk bir hava yaratıyor.Dışarısı oldukça soğuk, üşüyoruz.

BÜTÜN GAZETELER, BÜYÜK MADENCİ YÜRÜYÜŞÜNÜ BÜYÜK PUNTALAR HALİNDE BAŞ SAYFADAN VERİYORLARDI.

Sandalyeme sahip çıkmalarını söyleyerek, günlük gazeteleri almak üzere dışarı çıkıyorum. Bütün gazeteler, Büyük Madenci Yürüyüşü’nü büyük puntolar halinde baş sayfadan veriyorlardı. Gazeteler, bütün detayları ile birlikte yürüyüşe yer vermiş, yürüyüş fotoğrafları sayfaları boydan boya kaplamıştı. Lokantaya birkaç tane gazete ile birlikte dönüyorum. Sabahın gün ışıklarını beklerken, gazete haberlerini tüm ayrıntılarına kadar okuyoruz. C. Gazetesinin manşet haberi:

“Başkente gelmek için kiraladıkları otobüslere, gece yarısı el konulmasına kızan Zonguldaklı maden işçileri isyan halinde yaya yürüyüşe geçti. 80 bin öfkeli madenci Zonguldak’tan sloganlar eşliğinde yola çıktı.
Ankara’ya kar yağıyor üşümedin mi?
Sen bu işin sonunu düşünmedin mi?”

Sabah saat 08.00. Devrek cadde ve sokakları işçilerle dolmaya başladı. Devrek’liler sayıları on binlerle ifade edilen madenci konuklarını, bu gece nerelerde ve nasıl barındırabilmişti?. Bu kadar kalabalık insan topluluğu nereye sığar ki?

Yolda yemek üzere; köy ekmeği, zeytin, peynir alıp, ekmek torbalarımıza atıyoruz. Yürüyüş kolu terminalden çıkıp, Ankara asfaltına yöneldiğinde sloganlarımız Devrek Çayı’nın her iki yakasında yankılanıyor.
“Devrek halkına teşekkürler!"

Devrek halkı, madencileri bağrına basmış, onları eski bir dost gibi konuk etmişti. Acıktıklarında yemeleri için de yiyecek torbaları hazırlamışlardı. Şimdi yürüyüşçüler daha coşkulu ve kararlıydılar.

“Bir kara, iki kara, üç kara
Geliyoruz Ankara
Ha ninna, ha ninna!”

Eğerci Sapağı’nı geçip, Ankara yoluna dikildiğimizde, yokuşun sanıldığından da dik olduğunu görüyorum. Dilaver bölümündeki arkadaşlarımla buluşuyorum. Naylon torbalarının içindeki yiyecekleri, bez bir torbanın içine koyuyoruz. Daha sonra torbanın sapına geçirdiğimiz sopa ile, yiyecek torbasını yokuş yukarı sıra ile taşımaya başladık.

Dorukhan Tünelinin girişini polis ve emniyet kuvvetlerince kesildiğinde, barikatla ilk Analar Gurubu karşılaşıyor.
“Biz vatan haini miyiz? Askerin burada ne işi var!” diye barikatı kuran görevlilerle tartışmaya başladılar. Attıklar sloganların sesleri ta arkalara kadar geliyordu.

“Hükümetin değil, halkın askerisin!
İşçiyiz, haklıyız, kazanacağız!

Tünelin çıkışı, Bolu sınırlarının içinde kalıyor. Bizi şehir sınırları içerisinde tutmak istiyorlar. Arkadan gelen; otobüs, kamyon, tır, minibüs gibi her türlü taşıma araçları ile, tünelin girişine kadar yürüyüşçüler taşınıyor. Öğlen vaktine kadar yokuş yukarı yürüdükten sonra biz de bir köy minibüsü ile tünelin yakınına gidebiliyoruz. Çam ağaçlarının altında karnımızı doyururken, üzerimizde dolanan helikoptere el sallıyoruz.

Bulunduğumuz yer; aniden yükselen yamaçlarındaki çam ve meşe ağaçlarının toprağa güneş göstermedikleri bir yer; asfaltın Ankara istikametinde sağ tarafı. Yolun diğer tarafı, daha dik ve ıslak. Her iki yamacın üst kısımlarında öbek öbek kar kümeleri görülüyor. Bizi burada tutarlarsa işimiz çok zor diye düşünüyorum.

BAŞKAN DENİZER “BARİKATI AÇMAZSANIZ, BEN DE BAŞBAKAN İLE GÖRÜŞME YAPMAK İÇİN BOLU’YA GİTMEM!”

Daha sonra gelen haberlere göre, Başkan Denizer: “Barikatı açmazsanız, ben de Başbakan ile görüşme yapmak için Bolu’ya gitmem” diye dayattığından, barikatı açmak zorunda kalmışlar.

Yürüyüşçüler, tünelden arabaların lamba ışıkları ile geçtiler. Kimi erkenci işçiler beklemeyerek, tünelin üzerindeki ormanlık alandaki patika yoldan yürüyerek, dağın arka yüzündeki asfalt yola ulaştılar. Biz de arkamızdan gelen yolcu otobüsüne binerek tüneli geçtik. Tünel çıkışında otobüsten inerek Gerede istikametine yokuş aşağı akan insan selinin içine girdik.

Bir saat sonra, Mengen Dörtyol kavşağına ulaşabildik. Kimi arkadaşlarım Yeniçağa’ya gidileceğini, çünkü; oraya giden on bin kişinin bizi orada beklediklerini söylüyordu. Kimi arkadaşlarım da, Mengen’e gidip başkanı orada beklememiz gerektiğini, çünkü; daha fazla insanın orada olduğunu iddia ediyordu.

Kitlenin, Mengen istikametine ilerlemesi ile biz de Mengen’e sapıyoruz. Görünüşümüz, Mengen halkına göre ürkütücüydü. Gazete ve televizyon haberlerinden; bizim yola çıktığımızı, oradan geçip Ankara’ya gideceğimizi biliyorlardı ancak Mengen merkezine uğrayıp, orada konaklayacağımızı bilmiyorlardı. Doğrusu biz de bilmiyorduk.

MENGEN’İN BİZİ BARINDIRMASI MÜMKÜN DEĞİLDİ. BAKKAL VE TEKEL BAYİİ GİBİ TÜM ALIŞVERİŞ YERLERİNDEKİ YİYECEK VE SİGARALAR TÜKENMİŞTİ.

Davetsiz misafirlerin istilasına uğramışlardı. Bulunduğu yere zarar vermeyen karınca topluluklarına, devamlı uğuldayan arı kovanına benziyordu Mengen. Devrek’ten küçük bir yerleşim merkeziydi. Mengen’in merkezi; Kaymakamlık, cami ve okulun çevirdiği bir alan ve giriş caddesinin iki tarafında yer alan evler ve dükkânlardan oluşuyordu. Arka bahçelerdeki ahşap yapılı evlerin perdeleri ürkek, ürkek aralanıp kapatılıyordu.

Mengen’in bizi barındırması mümkün değildi. Bakkal ve tekel bayii gibi alış veriş yerlerindeki tüm yiyecek ve sigaralar kısa sürede tükendi. Çay içmek ve ısınmak için kahvelerden birine uğruyoruz. Bütün masa ve sandalyeler yürüyüşçülerle dolmuş. Ayakta uzun bir süre bekledikten sonra ancak çay içebiliyoruz. Kağıt oyunu oynayan Mengenliler, oyunlarını bitirdiklerinde, beklemeden evlerine gidiyorlar. Bu fırsatı değerlendirmek isteğiyle sandalyelere oturuyoruz.

SICAK BİR YER BULMAK UMUDUYLA ÖNLERİNE ÇIKAN İLK KAHVEYE GİRİYORLAR. ÇARESİZLİKLERİ YÜZLERİNDEN OKUNUYOR!

Masanın çevresi kısa sürede mahalle arkadaşlarımla doluyor. Bunlardan bazıları Çaydamar Bölümü’nde, bazıları da Asma ve Dilaver Bölümleri’nde çalışıyorlar. Arkadaşlarımı uyarıyorum..
“Masamıza sahip çıkalım, bu gece buradayız!” Mahalle arkadaşlarım çoğalıyor. Bazen bir sandalyede iki kişi çapraz olarak oturarak televizyon izleyebiliyor. Gece karanlığı ile birlikte gecenin ayazı da artıyor. Dışarıda bir yerde durabilmemin mümkün olmadığı gibi, kahvenin içinde de durmak mümkün değil.

Bir kalabalık işçi konvoyu daha giriyor Mengen’e. Yeniçağa giden gurup geri döndü diyorlar. Sıcak bir yer bulmak umuduyla önlerine ilk çıkan kahvelere giriyorlar. Çaresizlikleri yüzlerinden okunuyor. Aramıza, tanıdık birkaç kişi daha katılıyor. Kahvedeki çoğunluğu yakalıyoruz. “Rat kahvesini geçti” diyor Ç. Kahveci, sıkışıklıktan çay servisi yapamayınca çay tepsisi elden ele dolaşıyor.

Televizyonlarda, ana haber bültenlerinde yine biz varız. İlk günün tüm coşku ve heyecanı TV ekranlarından dışarı taşıyor. Daha sonra, Başkan Denizer’in Başbakan Akbulut ile Bolu’da yaptığı görüşmelerle ilgili basın açıklamasına yer veriyorlar:
Başbakan Yıldırım Akbulut, İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu ile yapılan görüşmelerde yeni ücret verilmediğini, önce yürüyüşün durdurulmasını istediklerini, verilen mesajları aldıklarını belirterek; arkadaşları ile durum değerlendirmesi yapacaklarını söylüyordu.
İlerleyen saatlerde verdiği demeçte de, değerlendirme sonucunda nüfusu 5000 kadar olan Mengen’de kalınacağını, yürüyüşe kaldıkları yerden devam edeceğimizi tüm dünyaya bildiriyordu.
Yerli ve yabancı bütün görsel ve yazılı basının ilgi alanı olmuştuk; tüm dünya bizden bahseder olmuştu.

“BİZ DE VARIZ! BU DÜNYADA BİZ DE YAŞIYORUZ!” MESAJI TÜM DÜNYAYA VERİLMİŞTİ

Gazeteler,
“Bolu’da tünel kapatan asker, on binlerce madencinin yürüyüşüne engel olamadı. İşçiler barikatı aştılar!” diyordu. Başka bir gazetenin haberi daha da anlamlı idi:
“Zonguldak maden işçilerini desteklemek amacıyla Diyarbakır’dan, Ergani Maden İşletmeleri’nde çalışan 235 maden işçisinin Ankara’ya gitmesine izin verilmedi” diye yazıyordu.

Şimdi pandoranın kutusu açılmış, sesimizi tüm emekçilere duyurabilmiştik. “Bizde varız! Bizde bu dünyada yaşıyoruz” mesajı dünyaya verilmişti. İşçilerin kıpırdanmaları bazılarını rahatsız etmeye başlamıştı. Ergani’li kömür işçilerine yapılan engelleme bundandı.

Bir başka haberde Çankaya’ya gönderme yapılarak, “Bolu pazarlığını Çankaya bozdu…Çözüm yok! İşçi yürüyor” diye yazıyordu.

Mengen’lilerin ilk geldiğimiz andaki şaşkınlıkları zamanla kayboluyor. Bayan yürüyüşçülerin evlerde konuk edilmeleri için Mengen halkına belediye hoparlöründen duyuru yapılıyor. Ağabeyimi ve yengemi aramama rağmen bulamıyorum

Arkadaşım Y’ye
“Bu soğukta sabahı getiremeyiz, şu tekel bayisini ziyaret edelim” diyorum. Bayiye uğrayıp içimizi ısıtacak içecek bir şey arıyor, kimsenin beğenmediği brendiyi alıp çantamıza atıyoruz. Kahvede saat başı haberleri izliyoruz. Kendi görüntülerimizi seyrederek bazen heyecanlanıyor, bazen de duygulanıyoruz.

BAHÇE VE DÜZLÜKLERE MEYDAN ATEŞLERİ YAKILMIŞ, ATEŞLERİN ÇEVRESİ MADEN İŞÇİLERİ TARAFINDAN ÇEVRİLMİŞTİ

Yürüyüşümüzün ikinci gününde kimi arkadaşlarımın sinirlerine hakim olamadıkları görülüyor. Hoşgörünün yerini iğneleyici sözler alabiliyor artık. Bunda en büyük etken, soğuk hava ve uykusuzluktu. Soğuk hava, kulaklarımızı, burun ve ağız kenarlarımızı çatlatmaya başladı. Yine de on binlerce kişinin geriye dönmek istemeyip, direnç ve coşkuyla yürüyüşe devam etmek istemeleri onurumuzu okşuyordu.

Mengen’in tek otelinde gazeteciler kalıyordu. Gazetecilerle tanışan bir arkadaşım beni otele davet ediyor. Gitmiyorum. Arkadaşlarımdan birinin uzun süre ayakta kaldığını görüyorum. Oturanların bitkinliğini ve yorgunluğunu gördüğünden sandalye sırasını kullanmıyor. Sandalyemi ona teslim ederek dışarı çıkıyorum.

Dışarıda oldukça soğuk var. Soğuk, şamatalı ve renkli yaşamı etkileyememiş. Şartlar çözümlerini de beraberinde getirmiş. Bahçe ve düzlüklerde meydan ateşleri yakılmış, ateşlerin çevreleri işçilerce çevrilmişti. Durumlarından şikâyetçi olmadıkları anlaşılıyor. Çalınan tenekeler eşliğinde halay çekip, göbek atıyorlar. Meydan ateşlerinin yanında, battaniyelerine sarınıp uyumaya çalışanlara rastlanıyordu. Göbek atıp parmak şaklatanların arasına ben de katılıyorum. Gazete ve televizyon muhabirleri bu canlı havayı belgelemeye çalışırken birkaç flaşta benim gözüme patlıyor.

Mengen’in dışına doğru düz arazilerde meydan ateşleri yanıyor, zifiri karanlık yakılan bu ateşlerle öbek, öbek aydınlanıyor. Teneke çalıp, halay çekenlerin haykırışları gece ayazını yırtıyor. Bu durumdan, odunlarını ortaklaştığımız fırıncıların memnun olmayacaklarını düşünüyorum.

Kahveye geri döndüğümde, sigara dumanından göz gözü görmüyor, gözlerim yanıyor. Duman çıksın diye kapıyı açtığımızda üşüyoruz, kapıyı kapattığımızda da dumandan boğuluyoruz. Bir süre sonra oturduğum sandalyede uyuyakalmışım.

Birkaç saat sonra uyandığımda her tarafım soğuktan tutulmuştu. Sıcak bir çorba içip kendime gelebilmem için kahveden çıkıyorum. Terminalin yanındaki çorbacı dükkânına giriyorum. Masaların üzeri uyumaya çalışan madencilerle dolu. Mutfakta, ahçının yanında iki kâse çorba içiyorum. İçim ısınıyor. İçtiğim çorbanın parasını tanımadığım bir kişi vermiş. Dayanışmanın güzel bir yüzünü daha görüyorum. Sendika arabasından yapılan duyuru ile toparlanarak Dörtyol kavşağına gidiyoruz.



III.GÜN - 06 OCAK 1991

ÜZÜLMEEEZ! KOZLUUU! KARADOOON!

Mengen girişindeki çift yönlü asfalt yola sığamıyorduk. Kendi bölgelerimizi bularak,yürüyüş kolunu oluşturmak zaman alıyordu. Bölge isimlerini yazan afiş ve flamalar geri gönderilmişti. Bazıları;dağınık durumda olan arkadaşlarını toparlayabilmek için arkadaşlarının omuzlarına çıkarak bağırıyordu.
“Üzülmeeeez!”, Kozluuuu!”, Karadoooon!”. Bu çağırmalarda fayda etmedi. Bu kez büyük guruplar halinde slogan atıyorduk. “Üzülmez buraya!”, “Kozlu buraya!”, “Karadon buraya!”

Sloganlar birbirine karıştığından kimin ne diye bağırdığı duyulamıyordu. Birkaç kişi dağınık olan bölüm arkadaşlarımızı toparlayabilmek için kalabalığın değişik yerlerine dağıldık. Hatırı sayılır bir kalabalık toplayarak öndeki yürüyüş koluna yetişebildik.

Şemsi Başkan ve Genel Maden İşçileri Sendikası’nın diğer yöneticileri olmak üzere, konuk sendika başkanları ile beraber, on binlerce madenci, Mengen’den Ankara istikametine doğru yürümeye başladık. Yürüyüş konvoyunun ön kısmı, orman işletmesinin önüne vardığında, arka taraftaki kalabalıktan hiçbir şey eksilmiyordu. Bu olacak bir şey değildi!. Yaşadığımız iki uzun ve soğuk geceden sonra bazılarımızın hastalanıp geri dönebileceklerini düşünmüştüm. Kadınların da bir kısmı geri dönebilirlerdi. Ama, düşündüğüm gibi olmadı. Ne hastalar geri döndü, ne de kadınlar! Yürüyüş konvoyumuz birinci günden de kalabalık oldu, ikinci günden de… Konvoy lastik gibi uzadığı halde arka taraf daha kımıldamamıştı.

Mengen yokuşundaki tepelere çıkarak yürüyüş konvoyunun ön ve arka kısımlarını görebiliyorum. Bir gün önce bize eşlik eden helikopter bizi yalnız bırakmıyor. Üzerimizde tur atarken işçiler devamlı el sallıyorlar. Daha sonra helikopter sayısı ikiye çıkıyor. Radyocu dükkanı olan arkadaşım A.’yı görüyorum. Bize sigara ve yiyecek getirmişler. Bulamadıkları için başkalarına vermişler. “fark etmez” diyorum. Evdekileri soruyorum “Onlar da sizi merak ediyorlar!” diyor.

YENİ GELENLER “BATTANİYELERİNİZ AKŞAMA KALMAZ GELİR” DİYORLAR.

Şehir merkezinde ve köylerde, yürüyecek durumda olan tüm yetişkinler, madenci yürüyüşüne katılmış yürüyorlardı. İki günlük yorgunluğumuz kaybolmuş, onun yerini ilk günkü gibi coşku ve heyecan almıştı. Sloganlarımız kendiliğinden çıkıyor, dağ, taş haykırışlarımızla yankılanıyordu.
“Gemileri yaktık, geri dönüş yok!

Şemsi Başkan’ın, Başbakan ile Bolu’da yaptığı görüşmenin olumsuzluğundan sonra, Kent merkezi ve mahalle aralarında sivil toplum örgütlerinin öncülüğünde battaniyeler toplanmaya başlanmış. Hanımlar, battaniye toplayıcılarına “nerede kaldınız!” diye kızmaya başlamışlar. Yeni gelenler , “battaniyeleriniz akşama kalmaz gelir” diyor.

Helikopterler telaşla üzerimizden gelip, geçiyorlar. İçlerindeki görevlilerin üstlerine geçtikleri mesajlarla, onları dehşete düşürdüklerini duyumsuyorum. Yerli ve yabancı televizyon muhabirleri ve gazeteciler, bu muhteşem görüntüleri kaydetme telaşı ile sağa sola koşuşturup duruyorlar. Biz de boş durmayıp, madenci arkadaşlarla slogan atıyoruz
“Ankara şaşırma, sabrımızı taşırma!”

Yeniçağ girişindeki yolun, asker ve emniyet kuvvetleri tarafından barikat yapılarak kesildiğini duyuyoruz. Kimi madencilerin ayaklarında ocakta giydikleri ocak çizmeleri var. Buraya kadar bu çizmelerle nasıl gelmişler diye hayret ediyorum. Kimilerinin ayakları yürümekten ve kapalı kalmaktan su toplamış. Yolun kenarındaki topraktan, yalınayak gidenler var. “Sizde ayakkabılarınızı çıkartıp yürüyün, çok iyi geliyor” diyorlar.

Kalabalığı yarıp ileri geçmeye çalışan ilkyardım arabasından aspirin istiyorum. Taneyle veriyor. Israr edince birkaç tane daha alıyorum. Bir süre sonra konvoyumuzun ilerlemediğini farkediyorum. Oysa Yeniçağa’ya daha çok yolumuz vardı. Ön taraftan gelen sloganlar daha sık ve gür çıkıyordu

YOL AÇMA MAKİNALARI, TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANLIĞINA BAĞLI. BAKAN BİZİM ESKİ BELEDİYE BAŞKANIMIZ.

“Burası Türkiye, İsrail değil!”
Yürüyüş kolumuzun ön tarafı ilerleyemediğinden, arkadan gelen gurupların sıkıştırmasıyla, asfalt yolun kenarlarına yığılarak, orman yamaçlarına doğru kabarmaya başladık. “Barikat” kelimesi gizemli bir şekilde ağızdan ağza dolaşmaya başladı:
“Barikata geldik!, barikat kurmuşlar!, barikat, asker ve polis kaynıyormuş! Biz ne barikatlar görmüşüz! ,Yıkar geçeriz barikatlarını!”
“Emekçiye değil, çetelere barikat!”

Bütün arkadaşlarım gibi, ben de barikatı merak ediyorum. Ön tarafa doğru ilerlemeye çalışıyorum. Arkadan gelen kızgın madenci guruplarına meraklılar da eklenince, barikatın önü sıkışmaya başladı. Görevli arkadaşlarımla beraber yaptığımız uyarıların da faydası olmadı. Fenalık geçirenlere ilk yardım arabası müdahale etmeye başladı.

Asfaltın hemen üzerindeki ormanlık alana çıkarak, yamaçtaki bodur ağaçların dallarından, çalıların tepelerinden tutunarak, barikatın üst kısmına gelebiliyorum. Barikatın; söylenilenlerden de güçlü olduğu ve yerinin özenle seçildiği anlaşılıyordu.

Asfalt yol; bir tarafında yaz kış gürüldeyerek akan Deller Deresi, diğer tarafta birden bire yükselerek geçit vermeyen Yeniçağ Ormanları arasında sıkışık duruyor. Asfalt yolun ortasında kafa kafaya vermiş iki yol açma makinesi, iki dozer var. Dozerin arkasında sıra sıra dizilmiş asker ve emniyet kuvvetleri her an saldıracakmış gibi duruyorlar. Yol açma makineleri Tarım ve Köy İşler Bakanlığına bağlı. Bakan, kentimizin eski belediye başkanı; çocukluğu Üzülmez’de geçmiş, baba ocağı Kemerbaca olan, Z. Çakan. Barikatın önünde bağırıyoruz.
“Ölmek var, dönmek yok!
Gemileri yaktık, geri dönüş yok!”

Tepeler, az ileride yerlerini düz ovaya bırakmış. Ta ileride Kuzey Anadolu’yu boydan boya kesen E5 karayolunu görebiliyorduk. İstersek, bu ve bunun gibi birkaç barikat daha geçebilirdik. Koskoca bir kent barikatla durdurulamazdı. Yüz bin kişinin önünde barikat duramazdı. Bunu kendileri de biliyor olsalar gerek.

Yürüyüş kolunda, saatlerce bekleyerek barikatın kalkmasını bekliyoruz. Bu barikattan sonra bir daha barikat yapılıp, önümüzün kesilme şansı yok. Çünkü; önümüzde E5 karayolu oldukça yakın, yola çıkınca bizim yolu keseceğimizi biliyorlar.

“SİZ HANGİ BÖLGEDENSİNİZ ?” DİYE SORUYORUM. “ÜZÜLMEZ” DİYEREK BALTAYI TAŞA VURUYOR.

Vadi, ikindiye doğru soğuğa iyice teslim oldu. Yolun kenarlarına öbek, öbek ateşler yakarak ısınmaya başladık. Islak çalı çırpıdan çıkan yoğun ateş dumanı gökyüzüne doğru değil de, yatay ilerleyerek yürüyüş konvoyunun üzerine çöküyordu. Isınmak için yakılan ateşler dumandan zehirlenmelere yol açmaya başladı. Diğer görevli arkadaşlarımla birlikte uzun süre ateşlerin söndürülmeleri için uğraşıyoruz.

Bulunduğum yerin üst kısmında aniden bir cayırtı kopuyor. Alevler, yerdeki kuru çam dalını sararak, aniden yükselmişti. Koşarak, yanan ateşi söndürüyorum. Ateşi yakanlara bağırarak ‘ne yapmak istediklerini’ soruyorum.

Ateşin başında bulunanlar madencilere benzemiyorlardı. Bu yangın bir provokasyon olabilirdi.
“Siz hangi bölgedensiniz?” diye soruyorum. Biraz bekledikten sonra “Üzülmez” diyerek baltayı taşa vuruyorlar. Onların sözüne inanmış gibi görünerek, “ben de Karadon bölgesindenim” diyorum. “Çıkacak yangının bir felaket olacağını, bu felaketin hiç kimseye bir şey kazandırmayacağını belirterek yanlarından ayrılıyorum. Tanıdık arkadaşları ormanlık alana gönderip, dikkatli olmalarını söylüyorum.

İlk yardım arabasındaki doktor, zehirlenmelerin arttığını Başkana söylüyor. Başkan’ın, sendikanın arabası ile ateş yakılmaması için duyuru yaptırması bile ateşlerin yakılmasına engel olamıyor. Isınma ihtiyacı, tüm ihtiyaçların önüne geçiyor anlaşılan.

ASFALT YOL YİRMİŞER METRE ARALIKLARLA BİR KİLOMETREYİ AŞAN ATEŞ ÖBEKLERİ İLE AYDINLANIYORDU.

Hava kararmadan gerideki Orman İşletmesi’nin düzlüğünde kamp kurulacağı söyleniyor. Yürüyüş konvoyu geriye dönüp, Mengen istikametine doğru döndüğünde, herkesin başının çaresine bakması gerektiğini düşünüyorum. Önceki arkadaş gurubumu kaybettiğimden yeni bir arkadaş gurubu ediniyorum. Arkadaşlarımın çoğu, Üzülmez delege gurubundaki arkadaşlarımdan oluşuyordu.

Barikatın alt tarafında, derenin üzerindeki köprüden karşıya geçiyoruz. Bir su değirmeni ve onun yan tarafında yarısı beton, yarısı ahşap, iki katlı bir kır evi var. Ev ile değirmen arasında içi balık dolu bir havuzun kenarına ilişiyoruz.

Bir kaç metre altımızda sönmek üzere olan ateşi canlandırarak, çevresini kuşatıyoruz. Ateşin çevresindeki on kişiye, yakacak ve yiyecek konusunda güvence veriyorum. Bir el lambası bularak, gücü kuvveti yerinde olan N. ile odun aramak üzere ormanın karanlığına dalıyoruz. Şansımız iyi gidiyor; çalıların arasına önceden saklanılmış, iri kütükleri çıkartarak, ateşin başına sürüklüyoruz. Ormanın içine birkaç sefer daha yapıyoruz. Ormanın içinde ince ağaç çıtırtıları duyuyorum. Bazı insanlar tarafından gözetleneceğimizi düşünerek, ormanı terk ediyoruz. Atılan sloganlardan barikatın önünün tamamen terk edilmediğini anlıyorum.
“Yağmur yağsa da, karlar yağsa da direneceğiz!”
Derenin karşısındaki asfalt yolda hareketlilik oluyor. “Ekmek dağıtıyorlar” diyorlar. Ekmek arabasının yanından gelen bağırmalar, meydan ateşlerinde yanan kuru çam dallarının çıtırtılarına karışıyor. Ekmek dağıtanlar; “Ekmek geldi, ekmeeeek!” diye, insan boyu kadar uzayan meydan ateşlerine doğru bağırıyorlar.

Asfalt yol, yirmişer metre aralıklarla bir kilometreyi aşan ateş öbekleri ile aydınlanıyordu. Çok acıklı ve bir o kadar da müthiş bir görüntü vardı. Madenci arkadaşlarımdaki azim ve kararlılık ta Mengen’in içlerine kadar gidiyordu. Önceden dağıtılan zeytin ve peynirlere yetişemiyorum ama, yeterince ekmeği alıyorum. Ateş boylarındaki guruplardan, ihtiyaçlarının fazlası zeytin ve peynirlerinden birer kısım toplayarak, yiyecek durumumuzu düzeltiyorum. Onlardan birinin yardımıyla yiyecekleri arkadaşlarımın yanına taşıyorum.

ATEŞ BOYLARINDA HALAYLAR EŞLİĞİNDE SÖYLENEN ŞARKI VE TÜRKÜLER, YOLBOYUNCA UZAYIP BİRBİRİNE KARIŞIYORLAR.

Ormandan taşıdığımız odunların ateşi, çevresini boyu kadar ısıtıyor. Moralimiz oldukça iyi. Arkadaşlarımdan H., gecenin sessizliğini, söylediği uzun hava ile bozuyor. Alt tarafımızda, ağaçların altındaki gurup, halay çekiyor. Ateş boylarında halaylar eşliğinde söylenen şarkı ve türküler yol boyunca uzayıp birbirine karışıyorlar. Altımızdaki gurubun köprüye yakın kısımları meydan ateşleri ile dolu.

Madencilerin durumlarını merak eden Şemsi Başkan ve İlyas Salman, Bilgesu Erenus ile birlikte gurupları geziyor. Başkanı karşılamaya giden işçi arkadaşlardan birisi, yanan meydan ateşlerinin gözünü alması ile boşa basarak, köprüden aşağı düşüyor. İşçi arkadaşı dereden çıkartarak, ambulansla hastaneye gönderiyoruz.

Ekip arkadaşlarımdan N., kardeşinin durumunu merak ediyor. Samanlıkta iğne aramak gibi bir şeydi ama “biz yine de arayalım” diyorum. Bir arkadaşımız daha aramaya katılıyor. Yol boyunca gördüğümüz tüm meydan ateşlerine uğrayıp, tanıdıklarla sohbet diyoruz. Bazı ekipler, hava kararmadan yakacak ihtiyaçlarını karşılamamışlar. Gece karanlığında da ormanda odun bulamadıklarından çalı, çırpı ve ince ağaç dalları ile ısınmaya çalışıyorlar.

Yolun üst kısmında karanlığın içinden gelen seslerle irkiliyorum.
“Haydi, ho hooop!. Hep beraber arkadaşlar, ho hop!”
Biraz daha yaklaşınca, yamaçta kuru çam ağacının üzerine çıkmış beş kişi görüyorum
“Bunlar ne yapıyor? Ağaç böyle mi yıkılır!” diyerek yanlarına gidiyorum. Gerçekten de ağaç köküyle beraber yıkılmak üzereydi. Toprağın içindeki ağaç kökü, demir ve metal çubuklarla iyice deşilerek meydana çıkartılmış, ağaç tek köküyle yıkılmamak için direniyordu. Şimdi sıra ağacın sallanarak, direnen tek kökün kırılmasındaydı. Bir süre sonra kuru çam ağacı, çatırtıyla yere yıkıldı. Birkaç ekibe yetecek kadar kuru odun çıkarmışlardı

Bunlar Karadon’lu maden işçileriydiler. En zor yaşam şartlarına ayak uydurabilen, hayatlarından şikayetçi olmayan madencilerin, yapamayacakları bir iş olmadığını bir kez daha gözlerimle görüyorum. Yürüyüşümüzün zor koşullarda günlerce devam etmesinin nedenlerinden birisiydi bu. Biraz daha ilerleyince gecenin ayazında, battaniyelerine sarılıp uyuyanlara rastlıyoruz. “Uyumayın, donarsınız!” diye kaldırdıklarımız bize kızıyorlar. Biz yine de onları ateşi yanan gurupların arasına yerleştiriyoruz.

Ateşlerden birinin başında arkadaşımızın kardeşini görüyorum. Grubundaki arkadaşlar, tanıdık ve güvenilir madenciler.
“Burada üşümez, acıkmaz, başı belaya girmez!”diyorum. “Yakacak ve yiyecek durumları bizden iyi!” Onu almadan oradan ayrılıyoruz. Geri dönerken, fazla olan elmalardan biraz alıyoruz.

Kamp yerimizden uzakta olduğumuz için geri dönerken taşıdığımız torbalar bizi yoruyor. Ekmek dağıtıp geri dönen kamyoneti durdurarak, kamp yerine kamyonetle dönüyoruz. Kamyonette battaniye var diye arabanın önüne çıkıyorlar. Yanımdaki arkadaş, şaka olsun diye “ekmek var ekmek getirdik ister misiniz?” diyor. “Sağolun, ekmeğimiz yeterince var” diyorlar. Arabamız birkaç kez yavaşlıyor. Yine soruyorlar “Ne getirdiniz?” diye. Yine aynı arkadaş şaka olsun diye “battaniye getirdik”diyor. Arabamız aniden, karanlığın içinden koşarak gelen insanlarla sarılıyor.
“Ne battaniyesi, yahu!” diyorum. “Adamın birisi size şaka yaptı gitti! Battaniyeyi bulsak kendimiz alırız!”

ANA YOLDAN GELEN KORNA SESLERİNE İNSAN SESLERİ KARIŞIYOR.
“BATTANİYELER GELDİ!” DİYE BAĞIRIŞIYORLAR.

Kamp yerine geldiğimde, arkadaşları ateşin karşısında uyurken buluyorum. Saat 02 30. Anayoldan gelen korna seslerine insan sesleri karışıyor. “Battaniyeler geldi!”diye bağırıyorlar. Kandırılmış olabileceğimi düşünerek arabaya doğru koşuyorum. Gerçekten de kamyondan, battaniye dağıtıyorlar. Gündüz görüştüğüm mahalle arkadaşım A.nın dediği gibi mahalle ve sokaklardan toplanan battaniyelerdi bunlar. Diğer arkadaşlarımla birlikte üç kez sıraya girerek üç tane battaniye alıyorum. Birisini kendime ayırarak, diğerlerini arkadaşlarıma veriyorum. Yanan ateşin üzerine biraz daha kütük atarak, ‘direniş battaniyesi’ne sarılarak uyumaya çalışıyorum.

Artık Battaniyelerimiz var.

 



4. GÜN - 07 OCAK 1991

Sabah gün ağarırken uyanıyorum. Deliksiz bir şekilde iki saatten fazla uyumuşum. Ateşe odun atıp közünü de dışarı çekiyorum Akşamdan kalan ekmekleri közün üzerine atarak, zeytin ve peynir ile birlikte karnımızı doyuruyoruz. Ormanın yanmadığına seviniyorum ve bunun bir mucize olduğunu yanımdaki arkadaşlarıma anlatıyorum.

Barikata yakın olan kamp yerinden gelen seslerle toparlanıyoruz. Bazıları aşağı doğru yol boyu koşarken slogan atıyorlar.
“Yılgınlık yok, direniş var!”
Barikatların yakınında bir şeyler oluyordu. Arkadaşlarım adına endişelenerek, yola doğru koşmaya başladım. Gördüğüm manzara karşısında pek fazla şaşırmadım.

UYKUDA YAKALANAN MADENCİLER, BARİKATIN ARKASINA KAÇIRILARAK, DİĞER MADENCİLERDEN UZAKLAŞTIRILIYORLAR!.

Barikata yakın yerlerdeki yürüyüşçü madencilerin kimisinin ayakkabıları, kimisinin yiyecek torbaları asfalt yolun üzerine savrulmuştu. Kaçarak yakalanmayanların da uykulu gözlerinden, şaşkınlık okunuyordu.

Asker ve polis, uykuda yakalayabildikleri madencileri, barikatın arkasına geçirerek, diğer madencilerden uzaklaştırıyordu.

Kısa sürede, yürüyüş kolunu oluşturarak, barikatın önüne diziliyoruz. Ekip arabası duyurusuna devam ediyor. Karayolunu işgal ediyormuşuz! T.C’nin kaçıncı maddesine göre suç işliyormuşuz! Saat 8 30’a kadar dağılmadığımız durumda gereken yapılacakmış!

Yürüyüş kolumuz daha bir canlanıp, hareketleniyor. Dağılmamız için verilen süre geçtiği halde, müdahale eden olmuyor. Sabahın erken saatlerinde müdahale edilerek alınan arkadaşlarımızın sayısının iki yüz kadar olduğunu öğreniyoruz.

Yürüyüş kolu kısa sürede arkaya doğru uzuyor. Üşümemek için slogan atıp, zıplıyoruz. Bu sırada Şemsi Başkan, yanımızdan geçerek, barikatın önüne geçiyor. Barikatın arkasındaki güvenlik görevlilerinin telefonlarıyla birileriyle görüşüyor. Belirsizlik bir süre daha devam ediyor, slogan atarak, istemlerimizi dile getiriyoruz.
“İşçiyiz, haklıyız kazanacağız!
Vur, vur inlesin Çankaya dinlesin!
Çankaya şaşırma, sabrımızı taşırma!”

Mengen’e geri dönüş kararı ile bütün bedenimi yorgunluk kaplıyor. Dağınık ve isteksizce gerideki Orman İşletmesi’nin önüne doğru yol alıyoruz. Düzlükte arabalara binerek Mengen’e gideceğiz. Arabalara binemiyoruz. Belki de binmek istemiyoruz. Kalabalığın seyrekleşmesini beklerken ateş yakarak ısınıyoruz. Arkadaş gurubumdaki iki arkadaşım kendini iyi hissetmiyor. Odun toplayıp geri geldiğimde onları ıslak çimenlerin üzerinde uyurken buluyorum.

Hava çiselemeye başlayınca, bir an önce yola çıkmamız konusunda birleşiyor, yola çıkıyoruz. Mengen istikametine doğru yürürken ayaklarımız geri geri gidiyor. Barikat kontrollü olarak açıldığından arabalar çalışmaya başladı. Boş bir araba geçerken bizi de alması için el sallıyoruz. Duracak gibi yapıp, durmuyor. Biz de peşi sıra bağırıyoruz. Saatler ilerlemesine rağmen yollar geri dönen, ıslak, yorgun ve mutsuz madencilerle dolu. Arkamızdan gelen yolcu otobüsü ile Mengen’e indiğimizde hava kararmak üzereydi.

Bizden önce gelen guruplar kahveleri tıka basa doldurmuşlar; hiçbir kahvede boş yer kalmamış. Kahvede oyun oynayan, buranın yerlisi olduğunu düşündüğümüz insanların yanlarında dikiliyoruz. Oynadıkları kağıt oyununu izlermiş gibi yaparak, masa ve sandalyelerine göz koyuyoruz. Niyetlerimizi anlamış olmalılar, oyunu bitirmeden evlerinin yolunu tutuyorlar. Artık bizim de oturacak masa ve sandalyemiz olmuştu.

Televizyondaki haberlerde; gözaltına alınan madenci sayısının 197 olduğunu, ülkenin dört bir tarafından gönderilen ilaç ve battaniyeleri taşıyan arabaların Gerede tarafında bekletildiği bildiriliyordu. Bir gazetede, “Madenci geceyi yağmurda geçirdi” diye baş haber yaparak, bir tarafta Cumhurbaşkanı’nın eşi Semra Hanımın kürklü fotoğrafını diğer tarafta bizim topal R.nin battaniyelere sarılmış halini gösteriyordu.

SENDİKANIN ALACAĞI BİR KARARLA, BİR KISMIMIZ E5 KARAYOLUNA ÇIKABİLİRDİ. BİZ DE KARAYOLUNA ÇIKAN EKİBİN İÇİNDE OLMALIYDIK!

Ankara yürüyüşümüzün 4. gecesiydi. Sigara dumanlarından, göz gözü görmeyen kapalı mekânlarda sandalyelerde uyumaya çalışmak, belirsiz bir yarın için moralimizi olumsuz etkiliyordu. Yarın karar günüydü. Sendika kararıyla bir kısmımız geri dönebilir, bir kısmımız da E5 karayoluna çıkabilirdik. Biz, karayoluna çıkacak ekibin içinde olmalıydık. Onun için; birkaç saat sırt üstü uzanmamızın, sağlık açısından faydası olacaktı.

Tekel bayinden, içimizi ısıtmak, kafamızın rahatlamasını sağlamak için votka alıyoruz. Gazoz şişelerine votkayı doldurarak, çevremize alkol aldığımızı hissettirmeden gazoz içer gibi kahvede demleniyoruz. İçtiğimiz gazozların faydasını görüyor, içimizin biraz olsun ısındığını hissediyoruz.

Mengen’in meydanında dolaşan insan kalabalığına bakınıyorum. Tümü tanıdık. İçlerinden bir tanesi “gelin sizi sıcak bir yere götüreyim” diyor. “Tamam!” diyorum , “gidelim!”

Gece karanlığında ara sokaklardan geçerek, geniş bir kapıdan içeri giriyoruz. Gerçekten de yer döşemeleri halı ile kaplı, sıcak bir ortam. Birçok madenci halıların üzerine kıvrılmış, kendilerini uykunun derin kollarına bırakmışlar. Cami hocasının vaaz verdiği minberi ve duvardaki kutsal yazıları görünce irkiliyorum. “Alkol aldık bize yakışmaz!” diyerek kahveye geri dönüyoruz.

Genel Merkez Yöneticilerinden S.Ç‘ye rastladığımda, durumumuzu anlatıyorum. “Benimle gelin!” diyor. Bir avukatlık bürosundan içeri giriyoruz. Yanan sobanın yanında birkaç kişi kıvrılmış uyuyorlar. Burası tam bize göre diyoruz. Battaniyelerimizi odanın bir köşesine bırakarak, gezmek, havayı tartmak için dışarı çıkıyoruz.

BUNUN UCUNDA KAVGA DA OLSA BATTANİYELERİMİZİ ALMALIYDIK!. ONLAR BİZİM DİRENİŞ BATTANİYELERİMİZDİ!

Geri döndüğümüzde, odanın tamamına yakınının, istif şeklinde yerde yatan madencilerle dolu olduğunu görüyoruz. Bizim battaniyelerimizin üzerlerinde çizme ve ayakkabılarını çıkarmadan uzanmış olmaları, kendi battaniyelerini de üzerlerine örtmeleri hoşumuza gitmiyor. Battaniyelerimiz olmadan uyumamız mümkün değildi. Bunun ucunda kavga da olsa battaniyelerimizi almalıydık. Onlar bizim direniş battaniyelerimizdi.

Yerde yatanlardan birisini kaldırıyorum. “Altınıza serip, üzerlerine çamurlu ayakkabılarla bastığınız battaniyeler bizim. Onlar olmadan uyunmuyor. Arkadaşlarını kaldır! Battaniyelerimizi ver!” diyorum. Bizimkiler, alkolün de etkisiyle kavgaya çoktan hazır durumdalar.

Kararlı olduğumuzu görünce, arkadaşlarını uyandırarak, battaniyelerimizi geri veriyor. Biz de odanın boş köşesine uzanarak derin bir uykuya dalıyoruz.

Uyandığımda, saat 07.30’u gösteriyordu. Deliksiz uyku, güne sağlıklı girmemizi sağlamıştı. Bütün lokantaları gezdiğimiz halde, çorbalar bitiğinden, çorba içemedik. Yiyecek torbasının içindeki kırıntıları sobanın üzerinde ısıtarak, karnımızı doyuruyoruz.


5. GÜN - 08 OCAK 1991

“DUYDUN MU?” DİYOR! “NEYİ?” DİYE MERAKLA SORUYORUM.

Meydana yakın yerden arabalardan çay ve çorba servisi yapıldığına dair duyum alıyorum. Bazı arabalardan da simit ve pasta dağıtıyorlar. Yürüyüşle başlayan dayanışma devam ediyor. Duygulanıyorum.

Gezerken, arkadaşlarımdan A.’ya rastlıyorum “Duydun mu?” diyor. “Neyi?” diye merakla soruyorum. Yönetim Kurulu kararı çıkmış, dönüyoruz!” Böyle bir kararı beklememize rağmen, duyduğumuzda yine de hoşumuza gitmiyor. Kısa sürede küçük guruplaşmalar çoğalırken, bunların çıkardıkları hararetli tartışmalar bir uğultu gibi meydanı dolduruyordu. Resmi olarak açıklanmayan karar, fısıltı halinde kulaktan kulağa yayılmıştı. Anlaşılıyor ki; Yönetim, bu önemli kararı madencilere alıştırarak söyleyecekti. Yanımdaki arkadaşların bir kısmı ‘kararın yanlış olduğunu’ söylüyor, bir kısmı ise ‘kararın doğru olduğunu’ düşünüyordu.

Dün akşam kaldığımız büronun sahibi arkadaşa teşekkür edip, battaniyelerimizi alıp bürodan dışarı çıkıyoruz. Dışarıda kendi aralarında tartışan madencilere rastlıyorum.
“Geri dönemeyiz! Hani, ölmek vardı, dönmek yoktu!”
Kısa sürede Mengen Belediyesi’nin önünde kendiliğinden kalabalık oluştu.
“Ölmek var, dönmek yok!
Başkan canların işkencede!
Türkiye’nin sınırı Bolu Dağı mı?"
Başkan, canların seni bekliyor!”
diye slogan atarak, Mengen Meydanı’nı uzun süre çınlatıyoruz. Başkanın konuşma yapmak üzere belediyeye geldiğini ıslık ve sevgi coşkusundan anlayabiliyordum. Başkan, yarım saatlik coşku gösterilerinden sonra, konuşma yapmak üzere binanın penceresinden gözüktü. Yapacağı konuşmanın biçimi çok önemliydi. Kızgın ve kaygılı, insan kitlesine geri dönüş kararını nasıl verecekti! Günlerce, “gemileri yaktık geri dönüş yok! diye bağıran madencilere, “şimdi geri dönüyoruz!” demek pek de kolay değildi. Alanda, şimdiden geri dönüş kararına muhalefet eden işçilerin hâkimiyeti vardı. Alan sloganlarla inliyordu
“Gemileri yaktık, geri dönüş yok!
Ölmek var, dönmek yok!
Yılgınlık yok, direniş var!"

Başkan, sakin ve kararlı bir halde,
“Canlarım nasılsınız! Şanlı grevimiz 40 gündür devam ediyor. İnsan gibi yaşamak istiyoruz. Cumhurbaşkanı kendisini MESS başkanı sanıyor. Bugün yürüyüşümüzün beşinci günü. Ekonomik ve demokratik haklarımıza el konulduğunu tüm dünyaya göstermek için buradayız. Sizler birer destan kahramanlarısınız, sizlerle gurur duyuyorum. Dün sabah uyurken arkadaşlarımız apar topar götürdüler. Bizi kışkırtıyorlar, bizi tahrik ediyorlar. Tahriklere kapılmayacağız! bana güveniyor musunuz?” diye sordu.
Liderimize güveniyorduk.
“Güveniyoruz!” diye bağırdık.
“Sözümü dinleyecek misiniz?” diye devam etti.
Kalabalığın içinden her zaman olduğu gibi kendiliğinden bir slogan üretildi.
“Başkan, sözünü dinleyeceğiz!”
Ve alan, uzun süre bu sloganla inledi. Şimdi Başkan’ın durumu daha da kolaylaşmıştı. Başkan, geri dönüş kararını kolayca açıkladı. Sloganların arasında, aykırı sesler de çıkıyordu ancak, seslerini duyuramıyorlardı.
Şimdi; kamyonlarla, tırlarla, köy minübüsleriyle, hüzünlü şekilde geri dönüş yolculuğu başlamıştı. Geri dönüşün yenilgi olmadığını bildiğimiz halde, öfkeli ve yorgun hallerimiz yüzlerimizden okunuyordu.

geri dönüş

Geri dönmek istenmediğinden olsa gerek, Mengen’in kalabalığı erimek bilmiyordu. “Geceye kadar geri dönemeyiz” diye düşünüyorum. Mengen’den dışarı, asfalt yola çıkarak beklemeye başladık. “Geride kalanlar var mı?” diye merak edip geri dönüyorum. İnsanların birbirlerine çarpmadan geçemediği Mengen, tam bir hayalet kentini andırıyordu. Kasaba da kimseler yoktu. Kılık kıyafetimden direnişçi işçilerden olduğum anlaşılıyordu. Alanda dolaşan tek tük insanlar tarafından yadırgandığımı hissediyor, bu durumdan kaygılanıyorum. Arkadaşlarımın yanına gidince kendimi emniyette hissediyorum.

Oturduğumuz kahvede, bir tek bizim gurubumuz var. Onlara, Mengen’deki durumu anlatıyorum. Ortalık sivil polis kaynıyor. Meraklı, şüpheli gözleri peşimizde bırakarak, dörtyola gidiyoruz. Burada, Bolu Belediyesi’ne bağlı otobüslerle geri döneceğimiz söyleniyor. Bekliyoruz. Otobüsler gelmiyor. Bolu Valisi, son durumu görmek için yanımıza geliyor. Direnişçilerden birisi “araba gönderecektiniz, hani araba!” diye bağırıyor. Bir başkası “araba gelmezse biz de geri dönmeyiz!” diyor. Vali kendisini zorda hissediyor. Aniden bir hareketlenme oluyor.

Bolu Belediyesi’ne ait otobüsün önümüzde durması ile arabaya biniyoruz. Eve döndüğümde hava iyice kararmıştı. Oğlum uyuyordu. Küçük kızımı kucağıma aldığımda beni tanıyamadı, ağlamaya başladı. Duvarda asılı aynaya bakıyorum. Yürüyüşün beşinci gününde, uzayan sakalım ve çamurlu elbiselerimle banyonun yolunu tutuyorum.

Alaaddin Kara


zonguldakbilgi.com (19 Haziran 2006)
bilgi@zonguldakbilgi.com