FLASH HABER

 
Ana Sayfa arrow Güncel arrow Haberler arrow KESK'e kıymayın efendiler...
KESK'e kıymayın efendiler... Yazdır E-posta
Yazar Ahmet Öztürk   
Pazar, 31 Ocak 2010

Memur örgütleriyle tanışmam, siyasetle tanışma zamanıma denk gelir tam da. Gören gözlerle bakıp, hayatı anlamaya başladığımda, safımı, yüreğimin tarafında seçtim. 70’li yılların ikinci yarısıydı, TÖB-DER en göz alıcı örgütlerinden biriydi bizim cenahın... Henüz sendika kurmalarının yasak olduğu o dönemlerde Encümen-i Muallim’den TÖS’e uzanan geleneğiyle en yığınsal, en çok ses veren örgütüydü kamu çalışanlarının... Bu alanda yalnız değildi elbette; TÜS-DER, TÜM-DER, TÜTED ilk aklıma gelen birçok memur örgütü vardı ama TÖB-DER bambaşkaydı doğrusu. İstanbul Şubesi Başkanı Talip Öztürk alçakça bir saldırıyla öldürüldüğünde büyük çaplı eylemlere sahne olmuştu Türkiye. Bu eylemlere ben de katmıştım sesimi. Ölümün ne olduğunu duyumsayamayacak kadar küçük bir çocuktum oysa...

ImageSiyasal tarihimizin miladı sayılan 12 Eylül faşizmi, silindir gibi geçti TÖB-DER’in üzerinden. Dernek kapatıldı, yöneticileri yüzyıllarca yıl hapis istemiyle yargılandı mahkemelerde. Genel Başkanı Gültekin Gazioğlu’da dâhil birçok üyesi politik göçmen olarak yurtdışında yaşamak zorunda kaldı. Kalanlarsa bir sürgünden, başka bir sürgüne yollanarak sindirilmeye çalışıldı acımasızca. Ülkenin her yanının kap kalın bir kar örtüsü altında kaldığı, düşlerin buz tuttuğu o günlerde bir kardelen çiçeği gibi EĞİT-DER çıktı ortaya. Çalışan öğretmenlerin örgüt kurmasının ağır yasaklar altında olduğu o dönemde, tarih emekli öğretmenleri göreve çağırmıştı. Küllerinden yeniden doğan ve “Eğit-Der’den Eğit-Sen’e” temel belgisiyle yola çıkan bu örgüt eylül karanlığının yırtılmasında çok önemli işlevler üstlendi. Başkalarına haksızlık etmek istemem ama tarihin o diliminde, kendine düşen rolü büyük bir başarıyla oynayan Adil Gencer öğretmenimi anmadan geçemeyeceğim sözüm tam burasında. Bin türlü çilelerle dolu yaşamında “cesur bir yürek” olarak öğretmen hareketini var etmek için inanılmaz çabalar harcadı Zonguldak’ta ve hiç de hak etmediği biçimde sessizce ayrıldı aramızdan...

Kuruluşu epey tartışmalı olsa da ilkin Eğitim – İş kuruldu, ardından da Eğitim - Sen... Eğitim – İş’in kuruluşu epey de patırtılı oldu ayrıca. Ankara Valiliği kuruluş dilekçesini almadı, PTT’den iadeli taahhütlü olarak gönderilen dilekçenin posta alındısı ile ancak kurulabildi sendika. Öğretmenlerle başlayan süreç, başka işkollarında da sendikaların kurulmasıyla konfederasyonlaşmaya doğru evrildi. Bunun ilk adımı olan Kamu Çalışanları Sendikal Platformu toplumsal muhalefetin en büyük örgütlerinden biri olmuştu artık. Süreç içinde Eğitim - Sen ile Eğitim – İş birleşerek Eğitim – Sen’i oluşturdu ve aynı denize doğru gürül gürül akan iki dere, aynı yatakta birleşip grevli toplu sözleşmeli sendikal haklara doğru yürüyen büyük bir ırmak oluşturdu. Ardından da KESK kuruldu...

KESK’lilerin gözaltıları, sürgünleri, hapis cezalarını, işsiz kalmayı göze alıp bin bir bedel ödeyerek verdiği savaşımın üzerine AB süreci de eklenince, kamu çalışanlarına iğdiş edilerek de olsa sendika kurma hakkı tanındı ülkede. Tüm bu süreçte sessiz kalmak bir yana, sendikal faaliyetlerde bulunanları gammazlayarak kendine pozisyon elde eden kimi “devlet memurları” da, emir eri olarak kurdu sendikalarını. Alanlarda baş edemediği KESK’lilere karşı müthiş bir iftira kampanyası başlatıp, belden aşağıya vuran her türlü çirkinliği mubah sayarak üstelik...

Dünün siyasal tartışmalarındaki en ağır suçlaması “komünistlik”ti. Muarızıyla baş edemeyen fikir fukaraları, tribünlere “bunlar komünist” diye seslenerek sıyrılmaya çalışırdı tartışmadan. Devran döndü bu kez “Kürtçülük” suçlamasına geldi sıra. Resmi ideolojiye metelik vermeyen, her yanın kan gölüne döndüğü şu rezil günlerde “barış” sözcüğünü telaffuz etmeye yeltenen herkes, “Kürtçü” olarak yaftalanıverdi kolayca. Toplumsal muhalefetin en yığınsal, en diri örgütü KESK’de bu furyadan bolca nasibini aldı.

En büyük sivil toplum örgütlerinden biri haline gelen KESK’in ülkenin en önemli sorunlarından bir olan Kürt sorununa sessiz kalması düşünülemezdi elbette. Sürüp giden çatışmalarda, binlerce can yitirildiği gibi, ülkenin kaynakları da tükeniyordu çünkü... KESK’liler bu alanda da öne çıktı, toplumun vicdanı olup silahların sustuğu bir ülke için mücadele etti yiğitçe. Genel Başkan Sami Evren bu amaçla oluşturulan Barış Meclisi’nde yer aldı ve bir kısım aydınla birlikte dağdakilerin silahını bırakması için çaba harcadı. Bu doğrultuda atılan ilk adıma tanıklık etmek için de Mahmur Kampı’ndan gelenleri karşılamaya gitti...

ADD Başkanı Sabri Yavuzyılmaz üç ayı aşkın bir süre önce gerçekleşen bu olayı protesto etmek için istifa etmiş KESK’ten... Halkın Sesi de manşetten vermiş haberi. Doğrusu ya, istifa üç ay önce gerçekleşti de şimdi mi kamuoyuna duyuruldu ya da ADD başkanının aklı şimdi mi başına geldi, haberden öğrenemedim ama ortada bir gariplik vardı doğrusu. Gerici güçlerin diline persenk ettiği “Kürtçülük” suçlamasının, tam da emek ve demokrasi güçlerinin TEKEL direnişiyle birlikte yeni bir eşiğe geldiği şu zor günlerde yeniden hortlatılması birçok soru işareti bıraktı bende. ADD Başkanı bu zamanlamayı neden seçti bilemem ama bizim gazetenin biraz daha sağduyulu davranması gerekiyordu bence. KESK bunca yılda ortaya koyduğu mücadele hattıyla, tüm özgürlüklerin olduğu gibi “basın özgürlüğünün” de en ateşli savunucusu, en büyük teminatı olduğunu binlerce kez kanıtlamış bir örgüttü sonuçta... Sayın başkanı ne kadar farkında bilmiyorum ama ADD’nin var olmasının da öyle... Bu yüzden haykırıyorum tüm gücümle: KESK’e kıymayın efendiler...

 
< Önceki   Sonraki >
© 2005-2009 ZonguldakBilgi[Kent ve Kültür Rehberi]
Joomla!