|
“Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı Üşür müydük narçiçekleri ürperirken …”A.Telli Ayrı ayrı zamanlarında “gittim” bu kentten. Kent her seferinde ardımdan seslendi bana Telli’nin dizeleriyle “Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider”.Ve her seferinde “dönüşsüz” bir yola çıkmıştım sanki öyle kırık, dökük gittim. Bilinmez ki neden, yollar garip bir biçimde her seferinde beni yeniden buraya savurdu? Çocuk yaşlarımda bile otobüs garlarında uğurlamalar bir yumruk oldu oturup kaldı hep bağrıma, dönüşlerin belli olduğu zamanlarda bile hep buruktum; sanki gidersem gerçekten de kuşsuz kalacaktı bu kent. Uzunca bir süre sırtımda çıkınımla hep dolandım durdum kimi kentleri. Göçebe kaldım oralarda her an yükümü alıp gitmeye hazır. Hep yabancı gözüyle oralardaki yollar da “denize çıkar mı?” diye dolandım durdum. Çoğunda yollar denize de çıkmazdı.
Peki, yol nerede biterdi? Sekiz yaşında kör bir kıza sorulduğunda “yol evimde biter” demiş, öyleydi besbelli. O, dışarıdaki korumasız kaldığı dünyayı çevreleyen yollarını evine bağlardı, kuşkusuz güven içinde olduğu yerde biterdi yollar. Başka da bir cevap aramak anlamsız geldi sonra bana, dosdoğru söylemiş küçücük bir yürek: herkesin yolu “evinde” biter... Diğer yandan pek çok yolu da arşınlamış, kendiyle ve hayatla mücadele etmiş, hayatın türlü kavşaklarından dönmüş, kimi yollarda yalnız başına kiminde aynı yöne bakan insanlarla yürümüş biri olarak şunu da gördüm ki; gidişler ve dönüşler de, yollar da bitmiyor. Sorunun cevabı “yol ölümde biter” diyor yorulduğu zaman bana yüreğim. “Kim bilir bu gidişin dönüşü olacak mı?”diye seslenen arabesk şarkıdaki gibi sorular içinde ayrıldığım bu kente en çok da dönüşleri sevdim haliyle. Ankara yolu üzerinde benim hayatımın en anlamlı tabelası durur: “ Zonguldak 10 km”.Nice uzun yolları geride bırakıp dönerken bu tabela ışıldatır yüzümü, içim ırmaklanır. Ne yalan söyleyeyim bir kente girerken o izbeliği, o kirliliği düzensizliği en çok eleştirmesi gereken ben içimde çiçekler açtıran “dönüş”leri hatırladıkça yüreğimin bir köşesinde kentin beni bu şekilde selamlayan halini ‘sevmiyorum’ diyemiyorum. O yıldızlı tabelamdan az zaman sonra cezaevi selamlardı beni, ruhumun bu kente mahkûmiyeti gibi. Peşinden kömür kokusu, peşinden çıplak ayaklı özgür ruhlar mahallesi esmer yurttaşların. Ve noktayı madenci heykeliyle koyardım, şairin de dediği gibi özünde kimsesizdim belki ama doğru adresteydim; yol evimde biterdi. Dönüşlerin bir anlamı olmalı yaşamda. “Yol yoldur/ topraksa toprak/ insan ruhu gözlerinden konuşur / ve bazen de ağzından” der bir şiirinde Bejan Matur. Ne gözlerimde ne ağzımda dillendirirken bütün bu yol hikâyesini ya da “dönüş”leri aynı şiirdeki başka iki mısra anlatır aslında beni: “Bu köpükler benim boş laflarımdır/ Büyülendim taşın sabrından.” Tüm bu yollar yorgunluğuma, köpüklenen sözcüklerime, sabır taşımın hayata karşı çatlamamış olmasına, yağmurlanan bu kentte-evimde-olmama karşın kimi şeyler burada da olduğu gibi her yerde aynıydı. Sonuçta nerede olursam olayım “farkında olmak” beni huzurlu kılmayacak onu anladım. Elif Şafak son kitabı ‘Aşk’da Şems öğretilerinden bahseder: “Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.” Aykırılıklarımın Kralı Bukowski ise benden daha iyi anlatır bunu; “Hayatın illetlerine karşı bildiğim tek ilaç sürekli kuzeye gitmek ve uyumak. Ama bir süre sonra kuzey biter ve uyanırsın.”... Uyandım...
Tezer Özlü , ‘Yaşamın Ucuna Yolculuk’da huzursuzluğunu sorgular; “Bu denli ülke, bu denli insan, bu denli roman kahramanı tanımalı mıydım?” diyerek. Ve ekler ardından “Bir alan ve birkaç caddeden oluşan küçük bir kentle neden sınırlanmadı yaşamım?”. Ben o küçük kentin sınırların içindeyken , “beklenen huzur bunda mıydı?” diye sormak isterdim ona. Her ikimiz de Pavese’le birlikte -yaşama uğraşı- verirken, kâh uzun yolculuklar peşinde kâh dar sokaklar içinde savrulurken “Anladığıma göre ben yalnız kalmayı öğrendiğim zaman olgunlaştım, başkaları ise insanlarla birlikte olma gereği duyduğu zaman.” diye seslenmişti Pavese. Anladık işte o vakit yalnızlıkla olgunlaştığımızı. Çok da yalnız olmadım hani doğru söylemek gerekirse herhangi bir kentte ya da evimde. Uzun zamandır benimle birlikte geldiler onlar, kahramanlarım; suçlarımın ve cezalarımın Raskolnikov’u, tutunamayışlarımın Selim Işık’ı, sokaklardaki elipaketlileri alaya aldığım zamanların aylak adam C.’si, kendime yabancılaşmalarımın Gregor Samsa’sı. Dahası da var Turgut Uyar’ın Akçaburgazlı Yektası, Edip’in Ruhi Beyi -bir de Godot’m var tabi, hiç gelmeyen ama beklenen- . Belki tanıştınız siz de belki de tanımazsınız hepsini ama onlar iyilerdir, halden anlarlar. Kalabalıktım epeyi, velhasıl nereye gitsem üşenmeden kalkıp geldiler benimle daha çoğaldım gün geçtikçe. Birlikte daha da huzursuzduk, daha da çok üşüdük. Anlattım sonra onlara yalnızlık tepsilerini başka kime anlatsam anlamazdı. Ev içlerinde masalar vardır hani çok kişili, olsa olsa en azı iki kişilik masalar. Yalnızların da masaları vardır evlerinde elbet ama daha da önemlisi tepsileri. Ben nerede yalnızsam yemeklerim tepsideydi. Tepsime alır yemeğimi ya haber spikerini konuk ederdim soframa, ya pencere kenarına tüneyip yoldan geçen insanları... Ya da hiçbirini aramadığım kedili zamanlarımda kızım ‘Duman’ı .
Masalardan uzak durdum hep, çünkü çok kişili masalarda kimsesiz yenen yemekler kişinin yalnızlığını arttırırdı. Masaları olan yemekler çoklu kişilerin seremonisiydi bana göre. Bir ayin gibiydi hatta kimi evlerde, kimi evlerde ortak yapılan tek eylemdi, kimilerinde ‘düzenin’ düzenlenmiş en önemli parçası gibi hep aynı saatteydi. Yalnızların ise, düzenin tersine tepsili yemekleri ne ayniydi gününün, ne de zamanı belliydi. Gecenin köründe tepside yenen yemek, bir tabak makarnaydı onların evinde. Eşyalar yalnızlık verir mi demeyin, bana kalırsa masalar öyle ve tepsiler huzur verir mi demeyin bana kalırsa öyle. “Yaşam hep ‘burada’ yaşanır-kişi nerede olursa olsun, hep ‘biryerde’dir; ama yaşamın anlamı pek ender durumlarda ‘orada’ bulunur, çok kısa anlar için ‘oraya’ gelir. Gelip giden bir şeydir, anlamı, yaşamının kişinin.” demiş Oruç Aruoba ‘Olmayalı’ kitabında, ben de diyorum ki yaşamda tepsilerin de bir anlamı olmalı… Neydi yaşamın anlamı; bir kente dönmek mi, yaşamın anlamı tepsilerde yenen yemek mi, ya da şemsiyesiz gezmek mi? Çoktan seçmeli hayatın “hepsi” ya da “hiçbiri” anlamı yaşamın. Öyleyse bir de şemsiyelerden bahsetmek gerekir bunun üstüne. Şemsiyelerden hiç hazzetmedim şu yaşıma kadar da sadece ortaokula giderken bir şemsiyem olmuştu. Onu da iki üç kez kullandım sonra ne oldu hatırlamıyorum ama ortasından kırılmış, atmıştım. Zaten yağmurları ben kadar seven birinin şemsiyeleri de sevmesi bir çelişki olacaktı. “Şemsiye yapımcıları /ıslanmaktan /tek kişiyi koruyacak genişlikte /kesince kumaşları /yağmur değil /yalnızlıktır yağan” demiş ya Sunay Akın, Mavi bir adamdan bu şiiri duyduğumdan beri, ben de yağmurlu bir günde ‘şemsiyen yok mu?’ diye sorarlarsa “yeterince yalnızım” diyorum. Hep telaşlıdır yağmurda insanlar sanki çizdikleri sahte yüzleri akacakmış gibi korunmak isterler, arınıp “kendi” görünmekten korkar gibi halleri vardır. Oysa yağmurda telaşsız yürünmeli, saçak altları, şemsiyeler yok edilmeli, yürüdükçe arınmalı ve mümkünse şiirler okunmalı yağmurlarda. Mungan’ın dediği gibi “Bir şiir yaşatır her şeyi, yaşamın anlamı solduğunda" şemsiyesizliğin de bir anlamı olmalı yaşamda. Bu kadar artarken içimdeki kalıntılar, çoğalırken günden güne, anılanırken, en kötüsü daha da çok bilirken... Bir yandan eksiliyorum işte, biraz daha yalnızlaşıyorum. Biraz daha çiçeklenirken biraz daha kuruyor kimi dallarım. Bir bir damlarken bir bakmışım şelale olmuş akıyorum. İyi ama nereye? “Aklıma suyun intiharı geliyordu hep / şelale deyince” dizeleriyle seslenirken Birhan Keskin, düşünüp duruyorum içimde coşkuyla akan suların yolu nerede biterdi? Ne çoğalmışız ey hayat! Çokça eksilmişiz, yitirmişiz çoğu şeyleri, yeniden bulmuşuz kimimiz kaybettiklerimizi. Kafamın içinde yaptığım yolculuklarda dönüşlerim olmuş. “Kendime 10 km” tabelaları yanmış içimde, kalabalık masalarda da şenlikli, şiirli yemekler yemişim; tepsilerde ekmek arası aşklar da yaşamışım, inadına şemsiyesiz çıkmışım yağmurlara…
Okuduğum bütün kitaplar paramparça diyen şiirler geliyor sonra aklıma yine, onlarla sarmalıyorum kırılan yerlerimi, arayan düşlerimi. En son sözde de Birhan Keskin dizeleriyle aksın derim artık içimdeki kalıntılar, onunla birlikte sorayım: “imdi, bunca yıl içimde taşıdığım atlar, onlar / boşaldılar benden. / dünya, söyle bakalım, benden gidenleri / nerene sokacaksın şimdi?"
|