|
Eylem sabahına, akşam Kanal Z’de izlediğim söyleşinin damağımdaki tadıyla çıktım yatağımdan. Amelebirliği Başkanı Muzaffer Kalaycıoğlu, Simge Kırlı’nın konuğuydu. Bay Başkan, Tabanın Sesi Hareketi olarak düzenlediğimiz imza kampanyasında dile getirdiğimiz eleştirileri yanıtladı önce. Sonra, gelen sorumsuları yanıtladı neşeyle. Bir kadın izleyiciden gelen elektronik postaya kadar çok da mağrurdu hani... Bir dönem sekreterliğini yaptığını söyleyen izleyici, Kalaycıoğlu’nun, işçi alımlarında rüşvet aldığını iddia ediyor, elinde bununla ilgili ses kaydı olduğunu yazıyordu iletisinde. Söyleşinin de, bay başkanın da rengi değişiverdi bir anda. Günün yorgunluğundan olacak verilen reklam arasında uyuyakalmışım. İzleyemediğim bölümlerdeki söylenenlerden daha çok, sonrasındaki gelişmeleri merak ediyordum ama beklemekten başka da çare yoktu. Savcılık re’sen harekete mi geçecek, iddiaları dile getiren kişi mi, yoksa iftira atıldığını söyleyen kişi mi savcılığa başvuracak, yoksa herkes kulağının üzerine mi yatacak bunu zaman gösterecekti çünkü... Tüm bu sorular kafamda dönüp dolaşırken çıktım yola. Neredeyse bir uzvum haline dönüşen dizüstü bilgisayarımı evde bırakırken, kuş gibi hafif hissettim kendimi. Sırtımda azalan yükün coşkusu, “Eylem özgürlüktür” sesine dönüşüverdi bir anda... İşyerine geldiğimde günde dört kez karşısında esas duruşa geçtiğim “kart okuma cihazına” bir nanik yaptım ilkin. Her gün “okudu mu, okumadı mı” sorularıyla boğuştuğum cihaza, “canın cehenneme” der gibi el sallamak ne güzel şeymiş yahu... Eylem olmasa belki de hiç tatmayacaktım bu zevki... Gönlüm rahat, içim kıpır kıpır geldim kuyubaşına. Sendika yöneticileri dâhil herkesin yüzünde şaşkınlık değil de “ne yapacağını bilmeme” duygusu hâkim daha çok. Kart turnikelerinin başında bekleyip tatlı bir sohbete koyulan genç işçiler hariç elbette. Kimi eylem kaçkınları bu sohbetten(!) haz etmediğinden olacak hızla uzaklaşıyor çünkü oradan… Tam bu hengâmede ortalığı saran uğultuyu “yürüyelim” sesleri bastırıyor bir anda. Karar verip kavilleşiyoruz: Kozlu’dan Zonguldak’a kadar yürüyeceğiz, grev günlerinde olduğu gibi tıpkı... Bir yanlış anlamayı gelen telefon düzeltti ve biraz yol alan kafileye katıldığımda 300’ü aşıyordu sayımız. Kaldırımdan yürüyoruz... “Eylem özgürlüktür” sesiyle dolu beynim kaldırımdan değil de araç yolundan yürümenin daha anlamlı olduğunu söylüyor bir yandan. Mademki eylemdeyiz, ayaklarımın altında kaldırım değil de asfalt olmalı, eyleme yakışan bu. Zayıf da olsa sloganlar yükseliyor sahilde. Görevini yapmak için çabalayan basın emekçileri, atmosferi daha başka kılıyor doğrusu. Ekip otoları da eşlik etmeye başlıyor yürüyüşe. Hava soğuk ama içimiz cehennem gibi. Bayram çocuklarının neşesi içindeyiz şaka, şamata, kıymet kopuyor kafilede... Yol ilerledikçe sloganlarımızın ses düzeyi de yükseliyor. “Susma, sustukça sıra sana gelecek!”, “Tekel işçisi yalnız değildir!”, “Her yer Tekel, her yer direniş”... Sivil plakalı ekip otosundaki bir polis not alıyor sloganları, gördüğüm manzara birden bir hınzırlık düşürüyor aklıma. Cama eğilip, eksik yazdığını söylüyorum sessizce... Eksik olan ne diye bakarken haykırıyorum: “Tek yol devrim!” Not alan polis memurunun şaşkın bakışları çevrede bulunan yürüyüşçülerin kahkahalarına asılı kalıyor... Kaldırımdan yürümeye taktım ya bir kez, bulduğum her fırsatta yola inmeye çağırıyorum insanları... Mademki eylem yapıyoruz ve mademki bin türlü hınzırlıkla dolu içim “eylem özgürlüktür” çağrısını durmaksızın fısıldıyor kulağıma, trafiği de kapatmalıyız o halde, kapatmalıyız ki eylem yaptığımız belli olsun... Her hamlem önce polis, sonra da görevlilerin uyarısıyla sonuçsuz kalıyor. Topluluğu Zonguldak’a girerken ikna edebiliyoruz ancak... Trafik kapatılınca, coşkum doruklanıyor. Yıllardan beri ilk kez böylesi bir heyecanla katılıyorum sloganlara, ilk kez yüreğim avazım çıktığı kadar bağırmamı emrediyor... Uzun zamandır içimde sakladığım, bastırdığım iç sesim prangalarından kurtulmuş da gemi azıya alan yağız bir ata dönmüş sanki öylesine atak, öylesine özgür... İçimdeki devi uyandırarak beni bu kadar mutlu kılan Tekel işçilerine şükran duygularımı sunuyorum, teşekkürlerimi bir tek kendim duyuyorum elbette...
Gökten yağan kar tanelerinin başka türlü güzelleştirdiği bir ortamda dinliyorum yapılan konuşmaları. Alanın etrafında dönüp duruyorum, işyerlerinde eyleme katılan fazla ama alan zayıf... İyimserliğim üzerimde ya, bin türlü bahane buluyorum içimi rahatlatacak... Dostlarla görüşüyorum alanda... Ta Çaycuma’dan kalkıp gelen Rıfat Yılmaz’ı gördüğüme nasıl da mutlu oluyorum... Eski cenk günlerini konuşuyoruz birlikte, 1 Mayıs’ta buluşmak için sözleşiyoruz. Biraz içtenliksizlik kokan konuşmalar bitiyor daha sonra. Kendimi şehrin kalabalığına bırakıyorum. Yıllık iznimden beri ilk kez mesai saati içinde sokakları arşınlamanın keyfiyle dolu adımlarım... Derin bir “oh” çekiyorum, iç sesim kulağıma fısıldıyor: “Eylem Özgürlüktür, özgürlükse mutluluk...” Fotoğraflar: www.onder67.com.tr.tc |