FLASH HABER

 
Ana Sayfa arrow Güncel arrow Makaleler arrow Kim mi haklı?
Kim mi haklı? Yazdır E-posta
Yazar Ahmet Öztürk   
Pazartesi, 22 Şubat 2010

Sizi bilmem ama yargı alanında yaşanan son olayları acı acı gülerek izliyorum ben … Taraf mıyım? Hayır... Anlamaya çalışıyorum yalnızca. Çalıştıkça da aklın sınırlarının zorlandığı, gerçeküstü bir romanın düş ülkesinde zannediyorum kendimi. Orada, burada ileri, geri konuşuyor, gazetelerde yazı yapıp “akıldanelik” yapıyorum diye her şeyi bildiğimi sanan kimi dostlarım soruyor hemen: “Sence kim haklı?” Yılların hukukçularının, her biri üniversitelerde ekol olmuş hocaların itilafa düştüğü bir konuda bencileyin bir hukuk fukarasının “fetva” vermesindeki “komik”liğe işaret etmek istiyorum ama ne yalan söyleyeyim sözlerim “kem küm”den öteye geçmiyor bir türlü… İllâ bir şey demem gerekirse de yaşadığım hukuk fecaatlerinden örnekler vererek başlıyorum söze...

F tipi cezaevlerinden birinde yatmakla taçlandıramasam da, “siyasi suç”tan epey sicil biriktirmiş bir insan olarak başımdan birçok olay geçti doğal olarak. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin dehşet savcıları Nusrat Demiral ve Ülkü Coşkun’la yaşadıklarım içlerinden en renkli olanıydı galiba. 1990 yılında bir grup insan Zonguldak’ta bir basın toplantısı yapmış, “komünist” olduğumuzu ilan ederek bundan sonra “açık politik kimliklerimizle” siyaset yapacağımızı söylemiştik. Su uyumuş, DGM uyumamıştı; “Ankara’nın Rambo’su” lakaplı Başsavcı Demiral toplanıp huzura getirilmemiz emrini vermişti polise. Metinde imzası olan olmayan 45 kişi evinden, işyerinden alınıp, siyasi polisin Çaydamar tesislerinde 15 gün “konuk” edilmiştik. Ardından, ancak Cumhurbaşkanına verilecek bir eskort ordusu eşliğinde zat-ı şahanelerinin huzuruna çıkmak üzere Ankara’ya yollanmıştık…

İfade, sorgu ve mahkeme süreçlerinde üç gün kaldığımız Ankara DGM’nin nezarethanesinde, işkence hariç görmediğimiz şey, işitmediğimiz söz kalmamıştı. Polisin höt-zötüne alışmıştık da, sorgumuzu yapan savcı Binbaşı Ülkü Coşkun’un ağza alınmayacak galiz küfürlerle ifademizi alması şaşkına çevirmişti bizi. Nasıl bir solcu düşmanı olduğunu biliyorduk ama cübbesi üzerindeyken militanlığa soyunmuş azılı bir faşist olacağı hiç aklımıza gelmemişti doğrusu. O zamanlarda “kız arkadaşım” statüsünde olan ve bir yıl sonra yirminci evlilik yıldönümümüzü kutlayacağımız eşim de vardı gözaltına alınalar arasında. Tek suçu benim kız arkadaşım olmasıydı gerçekten. Basın metninde imzası olmamasına karşın haksız yere 15 gün gözaltında tutulduğu yetmezmiş gibi, kendi durumunda bulunan herkes serbest bırakılırken, o, tutuklanması istemiyle mahkemeye sevk edilmişti… Gecenin geç saatlerinde çıkarıldığımız yargıcın eşimi hayretle süzdükten sonra yönelttiği “kızım seni niye getirdiler buraya” sorusu, günün en hoş sözü olarak havada asılı kalmıştı bir süre.

Hâlâ görevde mi bilmiyorum, ana avrat küfrederek ifademizi alan Ülkü Coşkun başta Uğur Mumcu davası olmak üzere pek çok soruşturmada “ihmali olduğu, gerçeklerin açığa çıkmasını engellediği” gerekçesiyle yoğun bir şekilde eleştirilmişti gazetelerde. Bir müddet sonra emekli olan Nusret Demiral’sa bulduğu ilk fırsatta yuvasına koşmuş, MHP’den milletvekili adayı olmuştu. Seçim kampanyası sırasında hızını alamayıp, “Ezan Türkçe okunmalı” dediği için yıllarca himaye ettiği Başbuğu Türkeş tarafından partiden kovuluvermişti bir anda. Ardından evlere şenlik bir açıklama yapmıştı Demiral. “Ben” demişti “bir düşünce suçlusuyum…” Görevde olduğu süre içinde, bulduğu her durumdan vazife çıkarıp, ağzını açan aydını hapse tıkan kudretli savcı, derdini anlatmaktan aciz duruma düşmüş, paçavraya dönmüştü bir anda. Sözün kısası, sıkça haykırdığımız “Gün gelecek, devran dönecek…” diye başlayan sloganımızın en somut örneği olarak tarihin çöplüğüne atılıvermişti.

Bize hukuk adına edilen küfrün bininin bir para olduğu DGM’ler yok artık. Onun görevini “Özel yetkili savcılar” yapıyor şimdilerde. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nca görevden alınan savcı, her türlü hukuksuzluğun mayalandığı bir DGM savcısı gerçekte. Neresinden baksanız bir hukuk garabeti yani. Onu görevden alan HSYK daha mı iyi? Kesinlikle hayır! Neden mi? Bir örnekle anlatmaya çalışayım kısaca:

Uğur Mumcu öldürüldükten sonra 1993 yılında kurulan Meclis Araştırma Komisyonu, soruşturmayı sürdüren DGM savcıları Nusret Demiral ve Ülkü Coşkun hakkında HSYK’ye suç duyurusunda bulundu. Başvuruda, savcıların, "Araştırma komisyonunun çalışmalarını engelleyip, hukuka aykırı olarak Emniyet Müdürlüğü'nün bilgi ve belge akışını kestiği" belirtildi. HSYK ne yaptı dersiniz? Suç duyurusunu işleme bile koymadı. Mumcu ailesinin şikâyeti üzerine 1995 yılında soruşturma başlatan Adalet Bakanlığı, savcılara 'disiplin cezası' verilmesini kararlaştırdı, ancak askeri savcı olan Ülkü Coşkun hakkındaki bu işlem, Milli Savunma Bakanlığı'nca “görülen lüzum üzerine” yerine getirilemedi. Savcılar ve onların hamisi olarak da HSYK, olayın çok da aydınlatılması taraftarı değildi çünkü… Nitekim öyle de oldu, dosya kapandı gitti… Uğur Mumcu cinayetiyse bir kara leke olarak kaldı ülkenin üzerinde…

Savcı bu; HSYK de bu… Olaylara “amigo” gözü ile bakmıyorsanız şayet, nasıl taraf olabilirsiniz ki bu kavgaya? Arkadaşlarımın sıkça dile getirdiği gibi biraz safım ama bu kavgadan demokrasi ve adaletin galip çıkacağını zannedecek kadar andavallı da değilim…

 

 
< Önceki   Sonraki >
© 2005-2009 ZonguldakBilgi[Kent ve Kültür Rehberi]
Joomla!