|
Yağmurlu bir Ankara, hafta sonu. Ankara disiplinli bir öğretmen gibi başımızda. Sakarya Meydan'ına gerdiği kara tahtanın üzerinde okuma fişleri. Fişleri birleştirip okuyoruz. 'Yaşasın sınıf mücadelemiz!' Hep bir ağızdan okuyoruz. Çok kalabalık gibi görünüyoruz. Değiliz. Sınıfımız küçük. Temsili düzeyde katılım yine de mutlu ediyor konuşmayı çok sevmeyen bizim Ankara'mızı. Sakarya Meydanı'nda yürümeye imkân yok. Uzun uzun kuyruklar, tarihi düzünden okumaya heves etmiş gençler, işçiler, işsizler, memurlar, kadınlar, erkekler. Soba dumanı, davul zurna sesi eşliğinde seyyar satıcılar, gözlemeciler... Ankara'nın en geniş, en kara sınıfı. Güneşe hasret rutubetli bir sınıf. Kara tahta tam da rutubetin çiçek açtırdığı duvarda kurulu. Fişlerimizin üstünde bahar çiçekleri. En az iki defa tekrar ediyoruz fişleri. 'Yaşasın sınıf mücadelemiz, Yaşasın sınıf mücadelemiz!...*' İşte o yağmurlu Ankara gününde bulduk birbirimizi. Nasıl olduysa sevdiğimiz kent Zonguldak bizi buluşturmamıştı. Hiç mi aynı merdivende soluklanmamıştık, hiç mi Sahil Kahvesi'nde sohbet etmemiştik, hiçbir miting, söyleşi de mi bizi aynı yerde tutmamıştı veya hiç mi bir fikir ayrılığı neticesinde sesleri yükseltmemiş miydik? Ama birbirimizi görünce tanıdık. Sanki çok uzun zamandır tanışıyormuşuz gibi de sarıldık birbirimize. O an fark ettim. Ece'yi tanıyordum. Fiziki bir mekanı paylaşmışlığımız vardı. 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü etkinlikleri için Zonguldak'ta birkaç yıl önce oluşturulan bir platformda birbirimize yakın oturmuştuk. Ece ile konuşmuş muyduk? Uzun uzun konuştuk. Yaklaşan Emekçi Kadınlar Günü'nden, yazılması gereken yazılardan, Tekel işçilerinden, binalardan, oturma gruplarından, küçük mutfaklarda kadının esaretinden... Elbette ki Zonguldak'tan. Lafımız dönüp dolaşıyor bu ıssız memleketimize geliyor, bir geçmişinden bir geleceğinden bahis açılan kentimizi doluyoruz dilimize. Tek üzüldüğüm şiir hakkında daha fazla konuşamamak. Sakın neden diye sormayın. Siz kolay mı sanıyorsunuz kalabalık, yağmurlu bir Ankara'da şiir üzerine konuşmayı. Hiç kolay değildir. Ama yaşadıklarımızın heyecanlı bir çocuğun öğretmeni önünde bir çırpıda okuyarak bitirdiği bir şiire benzediğini şimdi anlıyorum. Şiirimizde bazı kelimeler şiiri okuyan çocuğun heyecanına yenilmiş, atlanmış, bazı mısraları unutulmuş. Ama yine de müthiş bir müzik geliyor kulağımıza. Alegro biçiminde. Bir ara Ankara simitlerimizi yerken, konu nasılsa Charles Darwin'e geliyor. Masada yeni tanıştığımız bir başka arkadaşımız cüzdanından bir gazete kupürü çıkarıyor. Haberi okuyoruz. Manşet, 'Darwin'in teorisi 200 yıl sonra kanıtlandı'. Birlikte aynı yöne doğru yüzen balıkların suyun akışını değiştirebileceğinden bahsediyor teori. Ece bakıyor 'Yani' diyor bir şeyi ima edercesine, 'balıklar aynı yöne doğru yüzerlerse akıntının yönü değişir. Balık olan sizsiniz**...' Cehennem Nişan'ından otuz sekiz kulaç ötede, denizin derinliklerinde Sinağrit Baba, -kendisini hiç tecrübesiz bir balıkçının oltasına teslim etmeden önce- ağa yakalanmış kendisinden medet uman, bir kurtarıcı bekleyen bir çok mercan balığını görünce şöyle demişti Sait Faik'e, 'Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresini koşup o yakamoz yapan ipi koparmayı akıl ettikleri zaman bu hareketin bir neticesi ve faydası olabilirdi.' Yeni tanıştığımız arkadaşımız katlıyor gazete kupürünü cüzdanının içine yerleştiriyor yeniden. Rüzgâr çıkıyor, hava soğumaya başlıyor. Ece ile ayrılıyoruz. Ankara sokaklarında, akşamüstü, telaşlı bir koşuşturmaca, hararetli... Yavaş yavaş şehir sokak lambalarını açıyor. Yüzlerce insan Sakarya'da bu kara tahtanın önünde sabahlıyor. 'Genel grev, genel direniş!' yazıyor tahtanın üzerinde, okuyor Türkiyeli işçi sınıfı. Bir çırpıda okuyor da, Cehennem Nişanı'nın çok çok ötesinde yağmurlu bir Ankara hafta sonunda hepimizin oltaya yüklenip ipi koparmaya hali var mı acaba? Heceleye heceleye en baştan okuyoruz tarihi. Atlayarak okuyanlara tek ayaküstünde bekleme cezası veriyor disiplinli öğretmenimiz Ankara. Tek bir satırı bile atlamamak zorundayız artık. Akıntının tersine doğru yüzersek her birimiz, her birimiz bizi çeken oltayı dişlersek, koparırsak bir de iplerini ağın... işte o zaman '...Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin; Bayramlar seyranlar mı dersin, Şenlikler cümbüşler mi? Gelin alayları, teller, duvaklar, Donanmalar mı?' İşte o zaman 'her yanda hürriyet, git gidebildiğin yere...***' * Bu slogan Ankara'da Tekel işçilerinin 2 ayı geçmiş direnişlerinde hiç atılmamıştır. Bu sloganın yerine atılan slogan, 'yaşasın sınıf dayanışması' dır.
**Ece Bakioğlu, Şişedeki Balık Fanzinini kastediyor. ***Orhan Veli Kanık, Hürriyete Doğru |