|
Tekel işçilerinin direnişiyle birlikte, özelleştirme denilen olgunun nasıl bir zulüm olduğuna bir kez daha tanık olduk gözlerimizle. Oynanan oyunların, söylenen yalanların, arkasındaki işbirlikçiliğin, öngörü yoksunluğunun farkına bir kez daha vardık ama atı alan Üsküdar’ı geçti çoktan... Özallı yıllardan bu yana binlerce insan işsiz kalırken, büyük bir meşakkatin, alın terinin ürünü olarak ortaya çıkan kamu kuruluşları haraç mezat satıldı. 1994 yılında Murat Karayalçın destekli Tansu Çiller hükümeti, 4046 sayılı “Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun”u çıkarırken, emek örgütlerinden yükselen tepkileri bastırmak için, “Özelleştirme uygulanacak işyerlerinde çalışanlardan emekliliği gelenler dışında hiç kimsenin işten çıkarılmayacağını” söylüyordu oysa. Tartışmalarının içinde yoğun şekilde yer aldığım çok net anımsıyorum: Şimdi Tekel işçilerine burun kıvırarak bakıp, “Bunlar da yattıkları yeden maaş almak istiyor” diyen bir kısım zevat, o gün yasayı savunurken, “İstihdam garantisi de veriliyor, daha ne istiyorsunuz” diyordu bize. Aradan geçen on beş yılı aşkın zamanda satılan kamu kuruluşunun bırakın çalışanlarını, mülkleri bile kalmadı ortalıkta... Bu zat-ı muhteremlerse aynı yüzsüzlükle, hiç sıkılmadan ortalıkta dolaşabiliyor ya o kahrediyor beni. Dahası var. Siyasal literatürümüze, “Devlet için kurşun atan da şerefli, yiyen de...” diyerek “şerefli katil” gibi bir kavram kazandıramasıyla da haklı bir ün(!) kazanan Tansu Çiller, ''Önümüzdeki altı yıl içinde özelleştirmeden elde edilecek kırk milyar dolar sayesinde, bir milyon iki yüz bin kişiye yeni iş kapısı açılacak. 511800 kadın müteşebbise kişi başına 80 milyon TL'lik risk sermayesi verilecek. Kamunun borçlanma gereği her yıl yüzde 1.5 azalacak. 2001'e kadar tarımda kişi başına sübvansiyon 48.5 dolardan 117 dolara çıkacak. Besicilere hayvan başına sıfır faizli kredi açılacak. Küçük sanayici için 106700 yeni işyeri oluşturulacak. Hastanelere 50800 yatak eklenecek. İç borç 1999'da sıfırlanacak...'' diyecek kadar sınırsızca söyleyebiliyordu yalanları... “Babalar gibi satarım” yılışıklığının dudak uçuklatan bir oy oranıyla iktidara geldiğini göz önüne alırsak, söylenen yalanın zaman içinde nasıl da prim yaptığını görebiliriz rahatlıkla... O vakitlerde emek örgütleri “Özelleştirme karartılan geleceğimizdir” sloganıyla büyük eylemler koymuştu ortaya. Çok haklı çıktılar. Hiç istisnasız özelleştirilen tüm kurumlarda en büyük fatura çalışanlara kesildi önce. İşten çıkarılanlar işsizliğin kahredici çaresizliğiyle boğuşurken, çıkarılmayanların maaşları düşürülüp başta ikramiyeleri olmak üzere sosyal hakları budandı. On binlerce insan işsizleştirilerek, gelecek güvencesinden yoksun bırakıldı. Kimi hükümleri değiştirilip, kimilerine yeni hükümler eklenen 1994 tarihli yasa bile mumla aranır oldu zamanla. Yetinilmedi, 2004 yılındaki çıkarılan bir Bakanlar Kurulu kararı ile satılan kurumlarda çalışanların 4/C kapsamına alınması kararlaştırıldı. Bunun nasıl bir geleceksizliğe karşılık geldiğini tartışmaya bile gerek yok sanırım. Eğri oturup doğru konuşalım. Tüm bunlar silah zor ile dayatılmadı bize. Başta özelleştirme mağduru çalışanlar olmak üzere, tüm toplumsal kesimler hep yalnız bıraktık birbirimizi. Ancak kendi canımız yanınca sokaklara çıktık ama bu kez sesimize ses katacak kimse bulamadık yanımızda. Aldığının neredeyse yarısı kadar ücretle Zonguldak ocaklarının kör karanlıklarında ekmek kavgası veren Seydişehir Alüminyum işçisi anlatıyor. “Zonguldaklı madenciler yürürken, ‘bu insanlar ne istiyor?’ diye merak edip birbirimize sormadığımız gibi birçoğumuz yollara dökülen işçilere kızıyorduk bile. Aynı durum bizim başımıza geldiğinde hanyayı Konya’yı anladık ama iş işten geçmişti çoktan. Şimdi aynı şey Tekel işçilerinin başında. Biliyor musun biz Seydişehir’de direnirken yanımızda ne Tekel işçisi vardı yeterince ne de Zonguldaklı madenciler.” Milyonlarcayız ama yapayalnızız aslında. “Anamız amele sınıfıdır / Yurdumuz bütün cihandır bizim” diyen o kadim şarkıya kulaklarımızı kapadığımızdan beri dayanışma duygumuzu da yitirdik, direnme ruhumuzu. Azgın bir emek sömürüsüne, alın teri hırsızlığına dayanan taşeronlaştırma, özelleştirme saldırısına karşı koyamadık bu yüzden. Bugün TTK’de taşeron olarak çalışan STAR AŞ işçileri, zaten üç kuruş olan maaşlarını alamadıkları için direniyor, seyretmekten başka yaptığımız bir şey yok. TTK’nin galeri sürme işini özel şirketlere devrederken de seyretmiştik yalnızca... Büyük lavuar yıkılırken çok az insanın sesi çıkmıştı. O ses yerine kurulan özel lavuarların yıkayamadığı kömür dağları olarak yankılanıyor Kozlu’da ama yine duyan yok, gören olmadığı gibi tıpkı... Evet, yaşayarak gördük ki özelleştirme bir zulümdür. De, bu zulmetteki payımıza görebilsek bir de…
|