|
İçimizin en derinine işleyen o unutulmaz acının, büyük cankırımının üzerinden on sekiz koca yıl geçti. On sekiz yıl önce, yine bir 3 Mart’ta, Kozlu madenlerinin karanlık dehlizlerine gömdüğümüz 263 maden yitiğini bir kez daha andık. 1 Numaralı Uzunmehmet Kuyusu’nun mahşer yerine dönen önü dualar, temennilerle bir kez daha çınlarken, herkesin içinden aynı dilek yükseliyordu: “Bir daha 3 Martlar olmasın!” Zonguldak kömür havzası tarihinin en büyük, dünya madencilik tarihininse en ölümlü kazalarından birinde yitip gidenleri anmak üzere kuyu başında toplanan bizler, içimizi burgaçlayarak derin izler bırakan böylesi acıları yaşamak istemiyorduk bir daha. Yarın Ereğli’de de yeni bir gösterimini daha yapacağımız “100 bin Kişiydiler” belgeselinin yönetmeni Metin Kaya, 91 grevinin ardından bu kez 3 Mart Kozlu Grizusu’nun belgeselini yapmak için sıvadı kolları. Gün boyu çekimler yaptığı Kozlu’da birlikte dolaştık akşama dek. Üzerinden geçen yıllar sisler ardında küllendirmeye kalksa da aklımızdan hiç çıkaramadığımız o günün bulutlara ağan acılı feryatlarıyla bir kez daha doldu kulağımız. Grizu yanığı bedenlerle kavrulduk bir kez daha; aynı acının ateşinde yandık: ciğerlerimiz olmasa bile yüreklerimiz soluk almamacasına doldu kömür tozu ile... Her gün yanımda olup ne yaşadığını hiç bilmediğim arkadaşlarımın hüzünlü öykülerini dinlerken gözyaşlarımı içime akıttım hep. Daha çok utandığımdan gözyaşlarımı gösteremediğim arkadaşlarımın kimilerinin bizzat kendisi kalmıştı grizuda. Tunçlaşmış bir yüz ifadesi ile o günü anlatırken seslerinin her tınısına bir başkasını yüklediği kasvet yükü dayanılır gibi değildi gerçekten. Bir daha ocağa inmemeye “tövbe” eden de vardı içlerinde; “maneviyatına” sığınıp, aynı karanlıklarla boğuşmayı sürdüren de... Şairin “Kör boğaz / nafaka uğruna / halden düşmüş tebdil gezer” dizeleri çınlayıp durdu bu yüzden kulaklarımda... Kimilerininse babası kalmıştı grizuda. Daha ölümün ne olduğunu bile duyumsayamayacak yaşta acının en katmerlisi ile tanışan bu insanların her birinin hüzün dolu öyküsü, bambaşka acıları anlatıyordu bize. Kuyubaşlarında endişe dolu gözlerle günlerce bekleşen insanların, kafesin her hareketiyle pır pır eden yüreği de vardı anlatılanlarda, yıllar sonra bedeni paramparça olmuş “en sevgilinin” teşhis için bile bakılamayan yalnızca kemik yığınından ibaret yüzleri de... Acılı anaların, babasız kalan ocakları tüttürmek için harcadığı o öpülesi çabanın sıcağı da sarıyordu bizi; babasını yutan ocağın aynı karanlığına bir lokma ekmek için dalmak zorunda kalan insanların çaresizliği de... O unutulmaz şiirinde: “Kurumadan babaya dökülen yaşlar / Oğulların öyküsü başlar / Yapışıp babalarının bıraktığı kanlı kazmaya / Başlarlar ölümcül kömürü kazmaya” diyordu sevgili öğretmenim Behçet Kalaycı. Bu dizelerin tüm açınımlarıyla izdüşümüne tanık olduk o gün. Babasını yitirdiği dehlizlerin aynı karanlığında, aynı ekmeğin uğruna, aynı alın terini akıtan bir arkadaşım “Soluyan iri bir kömür gibi” ocaktan çıktıktan sonra anlattı dedesinin de madenci olduğunu. Biraz daha anlatınca anladık ki, babasının yerine ocağa alınan amcasını da almış aynı karanlıklar. Dilimiz varıp da soramadığımız “Bu ocağa aynı aileden iki can verdiniz, bu yetmez mi?” sorusunun yanıtı “Oğlunun da burada çalışmasını ister misin?” sorusuna verdiği yanıtta gizliydi galiba: “İstemem ama şartlar belli. Ekmeği buradaysa ben ne diyebilirim ki...” İnsan kanı ile beslenen ve bizleri kanı canı pahasına zifiri karanlıkların dibine iten anamalcı düzenin, insanlık dışı yüzüne ilendin durdum gün boyu. Çalışmayana ekmek vermeyen bu düzen, daha iyi çalışma şartları isteyenlere, “Beğenirsen iş bu, beğenmezsen sırada bekleyen çok” diyordu ahlaksızca. “Kâr” kavramını kutsayıp, insan canından daha değerli hale getiriyordu ve açlık korkusu ile uyuşturulan insanları büyülenen askerler gibi gözünü kırpmadan yolluyordu ölüme... Yetmişli yılların sonlarında, bıyığı henüz terlemeye başlamış genç bir militanken sıkça haykırdığım“Maden ocaklarında can güvenliği!” sloganı düştü aklıma. “Ocaklar bizimdir kapatılamaz” sloganına dilimizi teslim ettiğimizden beri, nafakamız uğruna unutup gittiğimiz bu talep ne kadar da yaşamımızın gerçeğiymiş meğer. O yılları özlediğini sıkça dile getiren biri olarak 3 Mart 92’yi, Bursa Orhangazi’yi, Balıkesir Dursunbey’i göz önüne alınca daha bir gür haykırasım gelid: “Maden Ocaklarında Can Güvenliğiiiiiiiii…”
|