|
Daha önce de yazdım, artık iyice emin oldum ki, Zonguldak’ı yaşanmaz kılmaya yemin etmiş bir kadro yönetiyor bizi... Rant hırsından gözü dönmüş bir çevre, arkasına yedeklediği bir kısım medya ve devlet içindeki uzantıları ile kenti yangın yerine çevirdi adeta. Vazgeçtim onlarca yıllık planlamadan, birkaç yıl ilerisini bile göremeyen bir körlük, yalnızca kaynaklarımızı değil, yarın umudumuzu, daha güzel bir kent düşümüzü de tüketiyor hızlı bir biçimde... Doğal güzelliklerimiz geri döndürülemez biçimde tahrip edilirken, başka yerlerde kentlerin en güzel süslerinden biri olan dereler açık lağım olarak kullanılıyor, cennet koylar, küçük fiyortlar, doyumsuz güzellikteki falezler çöplüğe çevriliyor acımasızca. Çok değil bundan otuz sene önce, Çavuşağzı’dan Filyos’a kadar tüm koylarda rahatlıkla girilirdi denize. Ulaşım olanaklarının son derece kıt olduğu o günlerde, tekne ya da trenle sahillere ulaşan insanlar bir coşku seliyle denize akar, Zonguldak’ta yaşamanın ayrıcalığını tadardı sınırsızca. Karadeniz’in güneşin aynasında kuş cıvıltıları ile devinen berrak suları büyük bir bereketi de saklardı içinde, her türden balık başka başka lezzetleri ile kaynaşırdı adeta... Herkesin görmezden gelmek ne kelime, popülist bir cıvıklıkla desteklediği deli bozuk bir yapılaşma başladı çocukluğumda. Her türlü imar mevzuatına bin takla attıran kar ille de kar aç gözlülüğü, önce yeşil alanlarını, ağaçlarını yok etti kentin, sonra da tüm sahillerini...
Gelin sahillerimizde kısa bir tur atalım ve yüreğimin kılavuzluğunda doğudan batıya doğru düşsel bir yolculuğa çıkalım birlikte. İnkumu, Güzelcehisar ve Mugada Bartın’a devredildiğinden beri, Zonguldak vilayetinin elinde bir tek Kızılkum kaldı o çevrede. Etrafında başlayan yapılaşmanın yakıcı sıcağını ensesinde hissetse de, hâlâ koruyor bekaretini. Yolları ve sahilinin bakımsız olmasıyla, tesis noksanlığını büyük bir şans olarak görmek gerekiyor galiba, yoksa orası da çoktan giderdi elden. Hemen batısındaki Filyos, binlerce yıllık göz kamaştırıcı tarihiyle ışıldarken çarpık kentleşmenin her türlü melanetiyle de boğuşuyor aynı zamanda. Bir turizm beldesinden daha çok, sözüm ona sanayi kenti olarak kurgulandığı için ırmağı kirletiliyor, sahilleri betonlanıyor pervasızca... Yamaçlarını saran çirkin yapılar, binlerce yıllık birikimi değil de, sıradan bir kasabanın kimliksizliğiyle bakıyor Filyos’a gelenlere... ÇATES küllerini büyük bir vurdumduymazlıkla denize dökmeseydi, Türkali de, Göbü de bambaşka güzelliklerin, vazgeçilmez adresi olurdu herhalde. Sahilde biriken çöpleri alınmasa, sağlıklı konaklama olanağı olmasa, uçurum kenarlarından yüreği ağıza getiren yolculuklarla varılsa da, bu civarın en temiz, en bakir koyları olarak kucağına alıyorlar yine de herkesi. Biraz daha batıdaki Kazköy, Muslu sahilleri hatırlamadığım zamanlarda alındı halkın elinden. Çok kişinin varlığından haberdar bile olmadığı Ömerağzı sahiliyse ÇATES’in külünden arındığı zamanlarda tüm güzelliğiyle gülümsese de insana, başta ulaşım zorluğu, tesis yoksunluğu olmak üzere pek çok sorunla boğuşuyor... Deli bir yeşilin dik yamaçlardan çılgın bir koşu ile denize aktığı Alacağzı önce TTK’nin işgalindeydi, şimdi de özel girişimcilerin... Nerdeyse on yıldır kurulu olan ve bir tane tekne bile yapılmayan tersane ile durmaksızın şist eleyen lavuarın insansızlaştırdığı o güzelim koy, insansız bir sahilin nasıl öksüz bir çocuğa benzediğinin en net fotoğrafı olarak duruyor orada. Tıpkı Kilimli sahilinin durduğu gibi... Kumsalların betonlaştırılmasını marifet sayan körlüğün ürünü olan Kilimli sahili altın kumunu betona gömeli beri, insan sıcağından ayrı yaşıyor on yıllardır...
Kilimli’den Kapuz’a kadar uzanan sahilde art arda sıralanmış pek çok koy vardı çocukluğumda. İnağzı, Hisaraltı sahili kadar, tünel arası da uğrak yerlerinden biriydi Zonguldaklıların. Dingin berrak suları, el değmemiş doğası, tertemiz kumu ile huzur veren dinginliklerin adresiydi de aynı zamanda. Doğanın sessizliğine teslim ettiğiniz ruhunuzu, o yana bu yana koşuşturan delikanlıların bağırtılarıyla, sık sık geçen trenlerin dizemli sesleri bölerdi ancak. Şimdi artık, korsan şekilde yapılmış, kuş uçmaz, kervan geçmez bir yolun işgali altında oralar. Devletin trilyonlarca lirasını sorumsuzca savuran hoyratlık, tüm güzelliklerini silip süpürdü ne yazık ki... Yan yana dizilmiş inci gerdanlık gibi duran koylardan Büyük Kapuz suyu pis de olsa bir plaj olarak hizmet veriyor hâlâ. Orta Kapuz ile Tersane koyları TTK tarafından ölüme ter edildiğinden beri Zonguldak’ın altın günlerini anımsatan bir orası kaldı geride. Çevresindeki yoğun yapılaşmanın yarattığı kirlilik gönülsüzleştirse de insanları, yine de ayrı bir yeri var gönüllerde... Batıya doğru devam eden yolculuğun Kozlu’ya doğru uzanan hat boyunda Karakum ile Balkaya sahili unutuldu çoktan. Tıpkı Kasaptarla Plajı’nın anıların iç yakan hüznüne emanet edildiği gibi, yalnızca güzel bir anıdan ibaret onlar da. Öküşne önce Fatih Sitesi’nin lağım çukuru yapıldı, şimdi de tersane batağına teslim ediliyor yerel yönetimce. Ilıksu Plajı ise bizi hayatı zehir etmeye yeminli yöneticilerimizce, plajdan daha çok bir toplama kampına dönüştürüldü. Yaşandıkça anımsanacak güzelliklerin değil de suyu, elektriği olmayan, çöpü toplanmayan, tuvaleti temizlenmeyen bir rezaletin adresi artık. Sayfamın sınırları el verse, Danaağzı, Köyaltı, Çavuşağzı, Kireçlik koylarına doğru sürdüreceğim yazımı. Ancak yerim gibi yüreğimin de sınırlarını da aştım bir haylice. Fena halde daraldı içim. Anlamaya çalışarak baktığım son otuz yıl içinde gördüklerim katliamdan, beceriksizliğe; cinayetten, alçaklığa; vurdumduymazlıktan, adamsendeciliğe kadar aklıma gelen tüm olumsuz sözcüklerle açıklayabileceğim bir garabete karşılık geliyor maalesef. Ve tüm bunları yapanlar, yüzlü yüzlü dolaşıyor aramızda. Daha kötüsü, gören herkes saygısından önünü ilikliyor. Benimse yüzlerine tüküresim geliyor da, nezaketimden yapamıyorum bir türlü... |