|
Nedendir ben de bilmiyorum, Arjantinli sıkı yazar Jorge Luis Borges’in “Alçaklığın Evrensel Tarihi” adlı kitabını durdum yeniden okudum şu günlerde. Yayınlandığı yıllarda Latin edebiyatının bir dönüm noktası sayılan kitap için Borges, “Bunlar kendi başına öykü yazmaya göze alamayan, dolayısıyla başkasının masallarını bozup çarpıtarak kendi kendini eğlendiren utangaç bir delikanlının sorumsuzca oynamaya kalktığı oyunlardı.” demiş, kitaba yazdığı önsözde. Aslında “alçaklığın” değil de “alçakların” tarihini yazmış Borges. Tek tek insanlardan yola çıkıp, içimizde bitmek tükenmek bilmeyen kötülük dağlarını, uçsuz bucaksız ovaları, etkileyici bir dille dolaşarak, ayna tutmuş yüzümüze... Su gibi akan kusursuz dilde, usta çevirmen Celal Üster’in payından da söz etmek gerekiyor bence. Bana sorarsanız Borges’in kahramanları, “bugünün alçakları”nın yanında erdem sahibi insanlar gibi duruyor. Biraz zorlanılsa, yüzünün çirkinliğinden ilâhi sonuçlar çıkarmayı becermiş Mervli Hâkim, bilge tavrı, kendini peygamber mertebesine yükseltmek için yaptığı zekice kurgu ile sevimli bir figür olarak bile görülebilir örneğin... Bir gazetede gördüğü ilandan yola çıkarak, kendini, Atlas Okyanus’unda batan bir gemide kaybolan varsıl bir ailenin tek mirasçısının yerine koymayı başaran inanılmaz düzenbaz Tom Castro’da öyle, kadın korsan Dul Çing de... Alçaklığın bininin bir para olduğu günümüzde bu hilekârların yaptığına olsa olsa “sıradan bir düzenbazlık” denilebilir ancak...
Söz “alçaklıktan” açılmışken, kendini “alçaklıkla mücadeleye ömrünü adamış bir insan” diye tanımlayan bendenizin de, Borges kadar olmasa da söyleyecek birkaç sözü vardır elbette... En baştan söylemeliyim ki, türlü düzenler kurup varsılların malını aşıran hilekârlarla hiçbir alıp veremediğim yok benim. Çok trajik sonuçlar doğurmadığı sürece, için için keyiflenerek karşılarım bunları. Yüzlerce insanın “ahı”nın üzerine bina edilmiş bir servet, el değiştirerek toplumsallaşmıştır gizlice; bunda ne gibi bir kötülük olabilir ki zaten? Kim bilir, ilahi adalet de tecelli etmiş, hakkı olan hakkını da almıştır belki de... Sizleri bilmem ama bu durum bana mutluluk verir ancak. Daha önce yazdığım, “En Kahraman Rıdvan” hallerimin yanına, varsıldan aldığını yoksula veren Robin Hood hayranlığımı da eklerseniz, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır herhalde... İşte tam da burada “kendi alçaklıklarım” geliyor aklıma da, utanıyorum kendimden. Yok hayır, çok şükür ki, kimsenin hakkı olan bir şeye el koymadım şimdiye kadar. Ne mutlu ki, hak ettiğim pek çok şey gibi, hak etmediğim hiçbir şeye sahip olmaya çalışmadım bir kere bile. Ama attım mı mangalda kül bırakmayan bendenizin Robin Hood hevesi, platonik bir aşk gibi hayranı olmaktan da ileriye gidemedi ne yazık ki... Becerdiğim ufak tefek şeyler dışında zorbadan canını yaka yaka alıp, hakkı olana teslim ettiklerimin sayısı o kadar az ki, bu durumun içimde yarattığı sızıyı anlatamam... Dahası, hak ettiğini düşündüğüm pek çok kişinin yüzüne tüküremedim iştahla... Yetim hakkı yiyenlerin, insan kanı içenlerin, korku imparatorluğu yaratıp, toplumsal varsıllıkları hoyratça hortumlayan alçakların öfkeyle yapışmadım yakasına hiçbir zaman... Yolda gördüğümde yolumu değiştirdim de, karşısına geçip “sen alçaksın” diyemedim hiç kimseye... Dahası var. İtiraf ediyorum, içinde büyüttüğü sevdası için bedel ödeyemeyen, düşündüğü gibi yaşayamayan, yazdığı gibi yapamayan bir alçağım ben; iki cihanda ellerin yakasında olması gereken bir alçak... İçinde bulunduğum konformist hayatın cazibesi, her şeyden çok çalıyor gönlümü. Alışkanlıklarımı, her biri bir başka meşakkatle kazanılmış değerlerimi, toplumsal statümü yitirmekten korkuyorum fena halde... Kuytuluklarda açan papatya tarlaları, mor sümbüllerin inceden içime dolan kokusu, mavi düşler, Karadeniz’in ışıklı sularının kutsadığı sevdalara değil de, hayatın acımasızca dönen çarklarına teslim ediyorum yüreğimi... Teslim olmanın kahrolası aczinin faturası, uykusuz geçen geceler, mideme giren kramplar olarak çıksa da, ruhum sığ da olsa bildik sularda, daha dingin hissediyor kendini... İnanın yalnız değilim bu konuda. Yalnızca ben değil, tüm insanlık kadim tarihi boyunca hesaplaşıp durdu kendisiyle, en çok da kendine hesap veremediği hallerde yaşadı büyük acıyı. “Alçaklık” dediğiniz zaman en ilkel insandan, en gelişkin insana kadar ulaşan geniş bir zamandan söz etmek gerekiyor çünkü. Şimdilerde “İstanbul Hatırası” adlı eseriyle edebiyat dünyasında adından sıkça söz ettiren Ahmet Ümit, “Patasana” adlı benim hala başyapıtım olan kitabında, büyülü bir dille yazmıştı bu evrensel gerçeği. Hem de binlerce yıl öncesinin Hititlisinin ağzından, onların söyleyiş biçimiyle: "Ben zalimler çağında yaşayan bir alçaktım. Tanrıların korkak haline getirdiği bir alçak. Alçakların en acınacak olanı, en tiksinti vereni. Yüreğini dalkavukluk, aklını düşmanlıkla besleyen sinsi bir saray yazmanı. Ben Kral Pisiris'in danışmanı, büyük meclis Panku'nun değerli üyesi, ben soyluların en soysuzu Patasana. Ben ölüler içinde yüzen, ben, tanrılar tarafından alnına sonsuza kadar acılar içinde kıvranacaktır, yazılan saray başyazmanı Patasana. Yazdığı anlaşmalarla, mektuplarla ülkesinin yazgısını değiştiren ama kendi yazgısına söz geçiremeyen zavallı Patasana. Sana, bu tabletleri okuyacak olana, derim ki: Dikkat et. Benim yaşamımı çiçekli bir ağaçtan kuru bir dala çeviren tanrıların laneti senin de üzerine düşmesin. Onlar, senin yaşamını da benimki gibi zalim bir kralın buyruklarıyla mutsuzluğa mahkûm etmesin."
|