|
Çok şükür ki bu dünya zalimlerin, alçakların, haramzadelerin, paragözlerin mekânı değil yalnızca. Yanıp sönen ateşböcekleri gibi bir görünüp bir yitseler de kan içici tiranların, bir istiladan bir başka istilaya koşan imparatorların, yağmacı hakanların gözü dönmüşlüğüne inat “sevgi ekip, sevgi biçen” gönül erleri de çıktı insanlığın sahnesine. Tarihin tekerleği hep zalimden yana dönse, sonunda hep onlar kazansa da hayatı başka türlü anladı ve bizi biz yapan değerleri dile getirdi onlar. Ne muzaffer komutan olmaya meylettiler, ne cihangir, ne de geniş toprakların hükümranı, gönülleri fethetmekti çünkü onların işi. Hiçbir zaman doyamayacakları, hiçbir zaman kavuşamayacakları, hiçbir zaman terk edemeyecekleri “aşk”larının ateşinde yanarken tarih yapıp, tahtlar yıkan savaşların hüznündeydiler yalnızca...
Bin bir kavmin, bin bir renkle açan çiçek gibi harman olduğu Anadolu, Yunus’tan, Karacaoğlan’a, Pir Sultan’dan Veysel’e ismi sayılmayacak kadar çok “aşk” ehlini de yetiştirdi bağrında. Bunlardan biri de hiç tartışmasız, Celaleddin Rumi idi. Geçtiğimiz yıl, ülkemizin iki önemli yazarı Elif Şafak ile Ahmet Ümit’in yayımladıkları iki değerli romanla yeniden gündeme gelen Mevlana, İslam âleminin Shakespeara’i olarak anıldı edebiyat çevrelerinde. Bir din âlimiyken, alışageldik tüm kurallardan çıkacak kadar cüretkâr bir gönül adamına dönüşen Celaleddin Rumi taassupların, dogmaların, önyargıların dünyasında, barışçı bir maneviyatı savundu, “Kim olursan ol, gel!” diyerek istisnasız her insana sonuna kadar açık tuttu kapısını. Roman kahramanı Zahara’nın ağzından Mevlana için, “Tıpkı o zamanlar olduğu gibi, bugün de nicelerinin ‘kâfirlere karşı savaşmak’ olarak tanımladığı zahiri bir cihattansa, insanın kendi içine yönelerek olgunlaşmasını hedefleyen, batını bir cihat üzerinde durdu. Kişinin kendi egosuna karşı sonuna kadar mücadele ederek adım adım nefsini yenmesini salık verdi.” diyor Elif Şafak, “Aşk” adlı romanında. Ahmet Ümit ise “Bab-ı Esrar”da: “Onun meşrebi başkaydı. Onun toprağı yumuşak yerden alınmıştı, suyu göllerin en tatlısından, soluğu rüzgârların en uysalından; onda umut vardı, kuşku yoktu, onda hoşgörü vardı öfke yoktu, onda sevgi vardı düşmanlık yoktu. Gönlümde kendi görüntüsünü görünce aklı başından gitmişti. Yıllarca sandıkta beklemiş bir isyan bayrağı gibi rüzgârı görür görmez dalgalanmaya başlamıştı bu eski şehrin taş sokaklarında. Ne sarayı umursar olmuştu, ne ulemaları, ne de halkı. Aklını, mantığını bir kuytuya gizleyerek, savurup atmıştı uçurumların en derinine. Sadece gönülden olmuş bir adama dönmüştü. Bu yüzden her sözü şiirdi, her adımı güzellik, her dokunuşu keramet...” diyordu onun için... Ahmet Ümit ile Elif Şafak sürekli izlediğim yazarlar arasındadır. Listemdeki yazarların her çıkan kitabını mutlaka alır, hakkında yazılanları sıkı bir şekilde takip ederim. Yayımlandıkları anda büyük ilgi gören ve zamanlamaları nedeniyle epeyce tartışılan kitapları peş peşe okudum, keyifle. Ne yalan söyleyeyim ilk kez bir kaygıdan uzak tuttum kendimi; çoğu kez yaptığımdan farklı bir okuma yaparak biçim, dil, kurgu, öyküleme arayışına girmedim bu kez. Sayfaların arasında içkin olan “aşk”ı anlayıp, buram buram yükselen “som sevgi”yi sindirmeye çalıştım içime. “İnsan-ı kâmil”e ulaşamadıysam da, her iki kitapta da izini buldum bolca... Kafamda kimi epizotlar karıştı birbirine, roman kahramanları bir kitaptan öbür kitaba konuk gitti, ama yazınsal hazlarımı doruklayıp, içim ışıklanarak kapadım her iki kitabın kapağını...
Okuduğum kitaplarda dil, anlatım, düşünce, açısından önemli bulduğum, daha sonra anımsamaktan mutlu olacağım, ya da bir yazımda kullanmayı düşündüğüm bölümlerin altını çizerim mutlaka. Kimi kitaplarda yıllar sonra elime aldığımda okuduğumdan şüpheye düşürecek kadar azken, her iki kitapta da altı çizilmedik sayfa kalmamış neredeyse. “Benim dinim aşktır, aşk, hangi dinden olursa olsun bütün insanları birleştiren ortak paydadır” diyen bir insanın, "Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir" diyen bir gönül erinin yaşamından izlerdi sonuçta okuduklarım.“Ben bir aşığım. Ve aşkların yolu, kanunu, ahlakı yoktur. Onların tek yolu vardır: Aşk. Onların tek ahlakı vardır: Aşk. Onlar sadece aşkın diliyle konuşurlar. İlim ve aklın dili aşkın bu renkli dilinin yanında sönmüş bir ateş gibi cansız kalır!” şeklinde hayal bilgisi sunan mesellerdi. 800 yüzyıl önce bu topraklarda gözesinden fışkırıp, kabına sığmayan deli ırmaklar gibi çağıldayarak gönüllere akmış Celaleddin Rumi, geçtiği her yere sevgi ekip, “aşk”ı göğerterek... Yağmur bekleyen kuru otlara, yağmurun ıslattığı incir ağacına, incire tırmanan tırtıla, tırtılın peşindeki serçeye, serçenin yuvasını yaptığı kâgir eve, kâgir evleri süsleyen güle, gülüm derdindeki bülbüle, bülbülün peşindeki atmacaya, atmacayı evcilleştiren beylere, beylerin konuk olduğu saraya kadar her şeye, ama her şeye “aşk”ı, yani hayatın özünü anlatarak... İçinde yaşadığımız şu zor bunalımlı dönemde, böylesine bir ehl-i aşkı, kendine rehber edinmek seçilecek en doğru yollardan biri galiba... Onun çok bilinen bir şiirinden bir dize ile sonluyorum yazımı... Kim bilir, belki de kimi yüreklerde yeniden yeşertirim “aşk”ı, hiç eksilmediğimden emin olduğum o en güzel duyguyla yeniden kucaklaşırız belki de: “..Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi / Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme...” |