|
Halkın Sesi Gazetesi'nin cumartesi günkü sayısı çok çarpıcı bir manşetle çıktı. “Kilimli Belediye Başkanı Seçkin Özdemir’in zimmet davası dün Zonguldak Adliyesi’nde başladı ama…” üst başlığının altında, kocaman puntolarla “Bu haber sansürlenmiştir!” yazıyordu. Seçkin Özdemir’in bir fotoğrafının yer aldığı haberde başkaca da bir yazı yoktu. Doğrusu ya, ilkin bir anlam veremedim habere. Ayrıntıları öğrenince, gazetem adına gurur duydum. Bu manşet, büyük bir haksızlığa başkaldırı olduğu kadar her yönüyle iğdiş edilmiş acı dolu kentin yazgısına isyandı da aynı zamanda. Dahası bir vicdan çağrısıydı. Toplumun vicdanı, gören gözü, duyan kulağı, söyleyen dili, yazan kalemi olmak böyle bir şey olmalıydı... Epey ilginç bir hikâyesi var o manşetin. Yakından izlemişsinizidir mutlaka, Kilimli Belediye Başkanı Seçkin Özdemir hakkında 114 ton hurda demiri usulsüz satıp, elde edilen 50 bin lirayı zimmetine geçirdiği iddiasıyla dava açılmıştı geçtiğimiz aylarda. Anımsayacaksınız, AKP Kilimli Belde Başkanı Yılmaz Kaldırım olayın basına yansıması üzerine “Başkanın suçsuz olduğuna inanmıyorum, oyumu da helal etmiyorum” diyerek istifa çağrısı yapmış, kamuoyunda epeyce de konuşulmuştu. Özdemir’in satış işine aracılık ettiği söylenen danışmanının tutuklandığı davanın dosyası şaşırtıcı bilgiler ve çarpıcı iddialarla doluydu. Anlatılana göre, 16 Temmuz Cuma günü bu davanın ilk duruşması varmış adliyede. Mahkemeyi izlemeye giden gazeteciler adliyeye sokulmadığı gibi ısrarcı olanlar da tartaklanmış. İşin ilginç yanı, engellemeyi yapan devletin kolluk güçleri değil de, Özdemir’in koruma ordusuymuş. Daha vahim olanı da şu: Bazı gazeteciler 155’i arayarak polisten yardım istemiş. Olay yerine Emniyet’ten gelen giden olmadığı gibi, olan bitene, adliyede görevli polisler de seyirci kalmış yalnızca. Son bir umut olarak savcıya durum iletilmiş. O da “Bu benim değil, polisin işi” diyerek gazetecileri başından savınca, yapacak hiçbir şey kalmamış artık. Mahkeme ile ilgili herhangi bir bilgiye ulaşamayınca bizim gazeteye bir isyan bayrağı olup, o manşetle çıkmak kalmış doğal olarak… Hani eskilerin “Tut kelin perçeminden” sözü tam da bu gibi durumları anlatıyor galiba. Olayın ele, avuca gelecek hiçbir yanı yok çünkü. Neresinden tutarsanız tutun, tek kelime geliyor aklıma: “Rezalet!” Eğer koskoca bir kentin adliyesi birileri tarafından saatlerce abluka altında tutulabiliyor ve devletin Valisi, Başsavcısı, Emniyet Müdürü bu duruma seyirci kalıyorsa ne denebilir ki başka? Eğer polis adliyenin önündeki bir duruma kendine gelen telefon ihbarına rağmen müdahale edemiyorsa denecek başka bir şey kalıyor mu sizce? Sanki bir kentte değil de dağ başında; demokratik bir hukuk devletinde değil de, derebeylikte yaşıyoruz. Gözünü karartan birileri, paranın padişahlığını ilan edip korku imparatorluğu yaratıyor, devlet seyrediyor... Ne diyeyim, yazıklar olsun bu kenti yönetenlere… Ya üç maymunu oynayan yerel basına ne demeli; görmeyen duymayan, bilmeyen, yazmayan erbabı kaleme ne söylemeli gerçekten? Onca olay olup biterken, sayfalarında tek satır bile haber yapmayan, sanki hiç öyle bir şey olmamış, hiçbir şey yaşanmamış gibi davranan gazeteler bindikleri dalı kestiğinin farkında mı acaba? Bugün yaşananlara bunca sessiz kalanlar, yarın yazacakları en küçük haber için karşısına dikilecek güç odaklarına nasıl direnecekler, çok merak ediyorum doğrusu. Görevi yalnızca haber yapmak olan muhabirlerinin tartaklanmasına bile ses çıkaramayan bu gazetecilerin yazdığı hangi şeye inancağız bundan sonra? Hadi yaşananlardan vazgeçtik, adliye önündeki yığınağı haberleştirmekten aciz bu zevatın içtenliğinden bile şüphe ediyorum artık ve onlar adına üzülüyorum yalnızca... Bir de gazeteci örgütlerinin sorumluluğundan söz etmek gerekiyor galiba. Bu olayda çıtı çıkmayan örgütlerin yöneticilerine birilerinin görevlerini anımsatması gerekiyor artık. Düzenledikleri konferanslarda, panellerde “basın etiği, haber ahlakı” dersi verip, bulduğu ilk fırsatta sözlerini unutmalarına sessiz kalınmamalı daa fazla. Demokrasilerde “dördüncü kuvvet” olan basının kamuoyuna bilgi verme, onlar adına soru sorma, toplumsal olaylara ayna tutmanın yanı sıra her türlü güç odağının demokrasiye, insan haklarına, hukuka ve ahlaka aykırı davranışlarını soruşturmak, açığa çıkarmak ve hesap sormak gibi görevleri de var. Gazeteci örgütleri kamuoyunun bilgi edinme hakkını sonuna kadar savunmak, haber alma özgürlüğünün önündeki her türlü engelle mücadele etmek zorunda ayrıca. Meseleye bu çerçeveden bakınca bu örgütlerin sessizliğine şaşmaktan başka yapacak şey kalmıyor insana... Halkın Sesi toplumun vicdanı olduğunu bir kez daha kanıtladı o manşetle. Zonguldak’ın gören gözü, yükselen sesi olduğunu en net bir şekilde ortaya koydu. Dayatmalara, tehditlere, gözdağına pabuç bırakmayacağını dünya aleme gösterdi böylece. Bu sesi çoğaltmak, bu tavrı eller patlayıncaya kadar alkışlamak gerekiyor... Da, dedim ya, kelin perçemi olmadığı gibi, tırnağı da yok…
|