FLASH HABER

 
Ana Sayfa arrow Dağarcık arrow 1990-1991 Büyük Madenci Grevi arrow İktidarı Değiştirmek İçin Yürüdük
İktidarı Değiştirmek İçin Yürüdük Yazdır E-posta
Yazar Administrator   
Çarşamba, 04 Ocak 2006

Image Genel Maden-İş Sendikası'nın 12. Genel Başkanı olan Şemsi Denizer'in, uzun yıllar başkanlık yapan Mehmet Tezer'den bu görevi alması, yeni bir sürecin başlangıcı olmuştu. Türkiye'deki sendikal harekette de önemli bir yere sahip olan Denizer ile Büyük Grev'in ertesinde, Sevkuthan N. Karakaş'ın yaptığı röportajı sunuyoruz.

(Röportaj, Metis Yayınları tarafından yayınlanan "Eylem Günlüğü" kitabıerndan, yayınevinin ve yazarının izniyle alınmıştır. Başka bir ortamda yayınlanabilmesi için yine izin alınması gerekir. )

 ------------------

GENEL MADEN-İŞ SENDİKASI, GENEL BAŞKANI
ŞEMSİ DENİZER:


İktidarı Değiştirmek İçin Yürüdük

Zonguldak'ta maden işçisinin çözümlenemeyen toplu iş sözleşmesinden hareketle her zamankinden farklı, tüm şehri kucaklayan ve harekete geçiren bir eylemlilik yaşandı. Bu öyle bir eylemlilikti ki, grevin belli bir noktasından sonra, sadece işçileri değil, şehri de Ankara'ya yürüttü. Bunun altyapısını nasıl oluşturdunuz?


Grev, Zonguldak maden işçisine, halkına uzun yıllar öcü olarak gösterilmiş. İstenen, masa başında verilmemesine rağmen, grev yapılmamış. Sadece işçiye değil, Zonguldak halkına da grev, mahvedici, yıldırıcı bir araç olarak anlatılmış. Yönetime geldiğim ilk günden itibaren bu anlayışı yıkmaya çalıştım. Çünkü, toplu iş sözleşmesinin grevsiz çözülebileceğine ihtimal vermiyordum. Gerçekten de öyle oldu. Üstüne üstlük tüm halkın candamarı olan madenlerin kapatılması tehditleri de yoğunlaştı. Biz grev kararı aldık. Aldığımız andan itibaren de memurlar, esnaf grevden korkmaya başladı. Emekli korkuyor, işsizler korkuyor, velhasılı şehrin bütün kesimleri korkuyor ve grup grup bize gelerek, "Greve çıkmayın, anlaşma zemini yaratın," diyorlar. "Neden?" diyorum, cevapları "Grev kötü bir şey" oluyor. Onlara günlerce grevle birlikte iktidarı rahatsız edeceğimizi, amacımızın emek piyasasını yükseltmek olduğunu, vereceğimiz mücadeleden her kesimin yararlı çıkacağını anlattım. Çeşitli toplantılar düzenleyerek, Zonguldak işçisinin sorununun tüm Zonguldak halkının sorunu olduğunu işledik. Ve nihayet 30 Kasım'da greve başlama kararı aldık. Grev programımızı yaptık. Amacımız çok sesli bir grev yapmaktı. Bütün dünyaya, Türkiye'ye sesimizi duyurmak istiyorduk. Programımıza göre, 20 gün bu eylemlilik sürecek ve bu süre içinde Türkiye'yi de hazır hale getirecekti. Amacımız Türkiye'yi de eyleme sokmaktı ki, Eylül ayından itibaren bunu sağlamak için Türk-İş'e baskı yapmaya başlamıştık. Bu baskıyı, greve başlayacağımız günlerde daha da yoğunlaştırdık. Süresiz genel grev yapılmasını istiyorduk. Ama Türk-İş oyalaya oyalaya iş bırakma eylemini 3 Ocak'a sarkıttı. Halbuki biz, 20 Aralık'a kadar Türkiye İşçi Sınıfı'nı yürüyüşe ve eylemliliğe hazırlayıp, bunu Aralık sonundaki Türk-İş eylemliliği ile birleştirmek istiyorduk.

Bu kadar geniş bir eylemlilik yaratmak istemenizdeki amaç neydi?

Demokrasi mücadelesi... Türk insanının, Türk çalışanının isteklerinin gerçekleşmesi mücadelesi. Şunu hesapladık: Türkiye'de sömürü çarkının ters dönebilmesinin tek yolu, halkın kendi olaylarına, kendi yönetimine el koyabilmesi ile mümkündü ve bunun yolunu açmalıydık..

Yani bir iktidar mücadelesi mi?

Elbette. Çünkü, demokratik talepleri kazanmadan ekonomik talepleri kazanmak mümkün değildir, ya da kalıcı olmaz. Toplumun ekonomik ve demokratik haklarına kavuşabilmesi Cumhurbaşkanı Özal ve ANAP ile mümkün değildi. Ekonomik hakları alabilmek için, iktidar mücadelesinin şart olduğu noktasından hareket ettik. Bunun için siyasi iktidarı hedef aldık. Baştan itibaren zaten siyasi sloganlar atılıyordu. Bizim tasarladığımız da belli bir zaman sonra ekonomik talepleri bir kenara bırakıp sadece demokratik talepleri dile getirerek, bir yoğunlaşma, bir yönlendirme oluşturmaktı. Ve zaten böyle de oldu.

O zaman grev, hak almak için değil, iktidarı değiştirebilmek için başladı...

Tabii ki öyle.

Peki, böyle bir sorumluluğu neye dayanarak yüklendiniz? Anladığım kadarıyla Zonguldak olayına Türkiye'de bir toplumsal hareketin ateşlenmesi gözüyle bakılmış. Neye güvendiniz? Böyle bir olayı yapabilmek için toplumun diğer kesimlerinden ya da en azından Türk-İş'ten destek aldınız mı? Ya da birlikte hareket ettiğiniz bazı sendikalarla bu konuyu tartıştınız mı?

Benim yapımda şu vardır: Bir şeyin yapılmak zorunda olduğunu bildiğimde emrivaki yaparım. Eğer, "Ankara'ya yürüyeceğim, siz de bana destek olun, bunu tartışmak için bir toplantı yapalım," deseydim, bu düşünceye katılınmayacağını, ya da yapılacak toplantıya gelmemek için herkesin mazeret bulacağını bilmek lazım. Ben yürüyüş kararını da kendim verdim. Sendikanın Genel Başkanı olarak değil, Şemsi Denizer olarak verdim. Bunun yapılmasına inandığım için bu kararı verdim. Kamuoyuna açıkladım, kendi yönetimimizde bile tartışması ondan sonra oldu.

Niye?

İnsanlar yarınlarını düşünürler. Korku herkesin içinde vardır. Korku insanın doğru düşüncesini kemirir. Ben kararı verdim, açıkladım ve "Korkan insanlar gelmesinler, korkan insanlara toplumda yer yok," dedim. Tabii kimse korkuyorum demez. Herkes aslan kesilir, "Ben de varım," der. İnsanların bu duygusuna hitap etmek için kararları hep böyle verdik. Tabii, Türk-İş'in bu hareketin tamamen karşısında olacağını biliyordum. Onun düzenin yaşaması, devam etmesi yolunda bir kurum olduğunu görmemek mümkün değil. Ancak, ondan da istifade etmenin yolu emrivaki. Gelmek zorunda kalsın... Bu düşüncelerle hareket ettik.

Peki şartların hepsi beklediğiniz gibi gerçekleşseydi ne umuyordunuz, iktidar nasıl değişecekti, yerine kimler gelecekti?

Özal istifa edecekti, ortaya yeni bir şekil çıkacaktı.

Ne tür bir şekil?

Yeni bir parlamento.

Yani bir seçim mi?

Evet.. Yeni bir parlamento, emekten yana, demokratik bir parlamento. Yoksa diğeri için Türkiye'nin her tarafında örgütlenmek ve bir siyasi hareketin içinde olmak gerekir. Bizim de öyle bir aktivitemiz yoktu.

Ve bunun da Zonguldak'tan başlayacağını düşünüyordunuz..

Zaten biraz sağlıklı bir örgütlenme olduğunu görebilseydik, bu iş bitmişti. Uçak hazırdı, Özal kaçıyordu.

Nerede hazırlanmıştı uçak?

ANA uçağı hazırlanmıştı. Kapıda bekliyordu.

Nereden biliyorsunuz?

Güvenilir kaynaklar söylediler. Bakanlar da gidiyordu. Sabaha kadar toplantı yaptılar, "İstifa edelim mi, etmeyelim mi," diye tartıştılar. Sonunda tabii barikat kuruldu. Barikat kurulduğunda da düzenin siyasi partileri, sendikaları, düzene sahip çıktılar. O güne kadar ANAP'a karşı olanlar düzen değişikliğinde kendilerine yer bulamadılar. Barikat olayın son noktasıydı.

Barikata yüklediğiniz önem ne?

Barikat orada düzenin temsilcisiydi. Ya barikat aşılacaktı, düzen bozulacaktı, ya da barikat kalacaktı, düzen korunacaktı. Barikat aşılabilirdi. Zaten aşılmıştı da. Barikat kurulmadan önce 10 bin işçi E-5 karayoluna çıkmıştı. E-5'e çıkmak değildi orada problem. Problem, hükümete talip olunma meselesindeydi. Hükümete sahip olma durumunda bir siyasi örgütlenme olmadığını gördük. Barikatın öbür tarafı insanlarla dolduğunda, Mengen Dellerderesi'nde demokrasi kurulur, ANAP gider, yerine yeni bir parlamento kurulurdu.

Beklenilen, işçilerin ya da diğer kesimlerin barikatın öbür tarafına mı gelmesiydi?

Elbette ki... Barikatın bu tarafında 150 bin insan varken, diğer tarafta da 40-50 bin kişi olsa, polis, asker açacaktı barikatı. Barikat açıldığında, hükümet kaçıyor, demektir, başka çaresi yoktur.

Yola çıkarken, barikat noktasında size bir siyasi partinin sahip çıkabileceğini ve tüm gücüyle destek olup iktidara talip olacağını mı düşündünüz?

Sahip çıkılabileceğini düşünüyorduk. Bu da bunun gerekliliğinden kaynaklanıyordu.

Sahip çıkmanın yolu ne olabilirdi? Mesela Sine-i millet? Ya da vatandaşları barikatın öbür tarafına çağırmak mı?

Sine-i milletten ziyade barikatın öbür tarafının insana ihtiyacı vardı. Sonra iş kendiliğinden hallolurdu.

Siz Mengen'de iken diğer bazı sendika yöneticileri geldiler ve neler yapılabileceği konusunda görüşebilmek için sizden toplantı talep ettiler. Yapılan toplantıda, Türkiye'nin her tarafında Mengenler yaratılması konusundaki görüşlerini dile getirdiler ve sizin düşüncenizi sordular. Siz de "Biz burayı mesken tuttuk" dediniz ve sendikacılar kendi tabanlarını örgütlemek üzere oradan ayrıldılar Ama siz aynı günün akşamı geri dönmeye karar verdiniz. Bu konuya açıklık getirir misiniz?

Bu toplantıyı 6 Ocak günü yaptık, toplantı talebi de sanıyorum benden geldi. Toplantıda öbür Pazar'a bir şeyler yapabilmek için zaman istediler. "Kendi örgütlerimizde görüşüp, bir hafta sonra yeniden değerlendiririz," dediler. Tabii bizim onlara talimat vermeye hakkımız yok. Ben de bir hafta beklememizin mümkün olmadığını, kışta, soğukta beklemeye insanların fiziksel gücünün elvermeyeceğini, saldırı ihtimalinin de gözardı edilmemesi gerektiğini söyledim.

O zaman bu teklif samimi değil miydi?

Bir hafta sonrası olmazdı. Beklememiz mümkün değildi. Oradan çağrı yapılıp harekete geçirilse mesele kalmazdı.

Peki, yürüyüşe başlamadan önce neler yapılabileceğini görüşseniz daha farklı olmaz mıydı?

Biz yürüyüşü 17 Kasım tarihinde açıkladık. "Grevi seri eylemlerle sürdürüp, daha sonra Ankara'ya yürüyeceğiz," dedik. Amaçlarımızı da hergün yaptığımız toplantılarla açıkladık. Mesajımız açıktı. Tüm bunlara rağmen "Bilmiyordum, görmedim," demek mümkün değil. Ben "Böyle yapıyorum, gelen gelir" düşüncesi ile hareket etmişimdir. Tekrar ediyorum, benim hiçbir örgüte talimat vermeye hakkım yok. Ama ben arkadaşları anlıyorum. Yaptığımız, alışılmışın dışında bir şeydi. Düzene karşıydı. Bu insanların içinde taşıdığı duygularla olur. Diğer sendikacı arkadaşların beni suçlamaya hakları olmadığı gibi, benim de onları suçlamaya hakkım yok. Beni suçlamaları, yapmaları gerekeni yapmamış olmanın ezikliğinin bahanesi oluyor. Ama bunlara gerek yok. Çünkü Türkiye'de ilk defa böyle bir olay yaşandı. Bunun "Şöyle yapılır, böyle yapılır" diye bir doğrusu da yok. Aydın kesimde yeterince olaya sahip olamadı. Onları da suçlamak yanlış. Ama bir deney oldu, eksiklikleri görerek, bir daha bunları yapmamak, sonucu getirebilmek önemli. Ben bu işe başladım, tartışmadım, mesajı almaları gerekirdi.

Şimdi isterseniz biraz yürüyüşü konuşalım. Yürüyüşten bir gece önce, yani 3 Ocak gecesi, Vali, Emniyet Müdürü ve Alay Komutanı sizi konuşmaya çağırdılar. Size ne dediler?

Vali çok iyi niyetli bir insandı. Bana yürüyüşü durdurma olanağının olmadığını bildiğini söyledi. "Dur desen de seni dinlemezler biliyorum, ama bu işi nasıl çözeriz onu konuşalım," dedi. Ben de kendilerine asla müdahaleye yönelmemelerini, bunun çok tehlikeli olacağını söyledim. "En önde ben olmak zorundayım, en öne geçerim ve yürümek zorunda kalırım, o zaman arkadaki kitle de gelecektir ve hiç hoş bir durum olmaz. Onun için müdahale etmeyin, yürüyeceğiz, başka çaresi yok bunun," dedim. Bana, "Yine de düşün bir çare bulmaya çalış," dediler. Çaresi olmadığını tekrarladım. Çünkü biz bir karar vermiştik ve bir karar verdikten sonra yanlış da olsa dönülmesiyle toplumun güveninin kazanılamayacağını düşünüyordum.

O gece kendi aranızda yaptığınız toplantıda yürümeme konusu tartışıldı mı?

Kesinlikle hayır. İnsanlar günlerce o yürüyüşe göre şekillenmişti. Aksi mümkün değildi. Kesinlikle vazgeçme konusu gündeme gelmedi.

Yürüyüşe başladınız. İlk günün akşamı Devrek'te Başbakan ile bir telefon görüşmeniz oldu. Konuşmayla ilgili bilgi verir misiniz?

Başbakan bana gayet samimi bir şekilde "Helikopterle geleyim, orada görüşelim, meseleyi çözelim," dedi. Ben de kendisine, "Burada yüz bin insan var, bu insanların hepsi geceyi geçirmek üzere dağıldılar, bu insanları gece kontrol etme imkânı yok, bir provokasyon halinde ne olur, bilemem," dedim ve görüşmenin ancak gündüz olabileceğini söyledim. Saat 12.00'de, Bolu'da randevu veren benim.

Peki, Başbakan Akbulut'un "Siz Bolu'ya gelin ama işçiler de yürümesin, Devrek'te beklesin," dediği, sizin de bunu kabul ettiğiniz doğru mu?

Doğru. Öyle dedi ve kabul ettim. Ancak gecenin o saatinde diğer arkadaşlarla iletişim kurmam mümkün olmadı. Hepsi dağılmıştı. Bizim de daha önce planladığımız bir hareket saati vardı. Sabah saat 08.00'de yürüyüşe başlayacaktık. Sabah erken kalkıp yürüyüşü durdurmayı düşündüm. Ama uyanamadım. Saat 08.00'e yetişemedim. 08.30'da geldiğimde, hareket başlamıştı. Bir grup arkadaş arabalarla hareket etmişti. Durduramadım.

Yani uyanamadığınız için mi yürümeye devam edildi?

Evet.

Peki, diğer yöneticilere de mi ulaşamadınız? Onların haberi olmadı mı görüşmeden? Bizim haberimiz vardı mesela. Sizin görüşmenizden sonra haber yazdırdık.

Biz Başbakan ile gece yarısı görüştük. Diğer yöneticiler de dağılmıştı. Onları bulmam mümkün değildi. Sabah kortejin önüne geçtim. Baktım ki, gidenler olmuş. "Nasıl olsa kararımız Mengen'de konaklamaktı. Programı tam uygulayalım" düşüncesiyle geri döndürme düşüncesinde olmadım.

Bolu'da ne oldu?

Bolu'da Başbakan ile önce Vali'nin odasında görüştük. Yanında İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Devlet Bakanı Kazım Oksay vardı. Başbakan yaptığımız yürüyüşün ısrarla kanunsuz olduğunu ve geri dönülmesini istedi. Ben de kanunlu bir yürüyüşe kanunsuz demekle suç işlediğini, seyahat etme özgürlüğümüzün engellendiğini söyledim. Başbakan'dan yürüyüşün kanunsuz olmadığını kabul etmesini istedim. Biraz tartıştıktan sonra, "Peki, kanuna uygun diyelim," dedi. Ben de, "Hayır, bu konuda kesin görüşünüzü söyleyin," diye ısrar ettim. Sonunda yürüyüşümüzün kanunsuz olmadığını kabul etti, ama bize yürüyüşü bitirmemizi, işçileri geri göndermemizi, aksi halde ücret pazarlığına oturmayacaklarını bildirdi. Anlaşmaya varamadık, ücret konusunu hiç görüşemedik. Ancak ben şunu biliyorum ki, Başbakan'ın tavrı, akşamki tavrından çok farklıydı. Bu tavır değişikliğinin nedeni de Özal oldu. Özal görüşmeye gelmesini istemediği gibi, istediğimiz paranın verilmesine de karşı çıktı.

O gece Mengen'de kalındı. Ertesi günü yürümeye devam edildi. Ancak barikatla karşılaştınız. O gün akşam üzeri ise, ertesi günü açıklanmak üzere geriye dönüş kararı verdiniz. Bu karara nasıl vardınız?

Barikatın aşılamayacağı belliydi. Saldırı ile açılması mümkündü. Ama bu, bizim amacımızın dışındaydı. Barikatın aşılması için bizim istediğimiz şartlar da oluşmamıştı. Bir gün önceki akşam da 201 arkadaşımızı gözaltına almışlardı. Hiçbir suçu olmayan bu arkadaşlarımızla ilgili devletin televizyonundan yapılan yayın tümüyle kışkırtıcıydı. Arkadaşlarımız, "Barikata saldırdılar" diye lanse edildi. Soğuk ve kötü hava şartları da belimizi büktü. Bu ortamda akşam arkadaşlarla toplantı yaptık. Konuyu tartıştık. Devam etmenin yani orada kalmanın zararını ve yararını gözden geçirdik. Arkadaşlarda geriye dönme eğiliminin ağır bastığını gördüm. Ayrıca işçinin geriye dönme yanlısı olduğunu ben de biliyordum. Geceleri, konaklama yerlerini dolaşırken, benim en sağlam adamlarım bile, kulağıma "Bir iki gün daha zor dayanırız," diyorlardı. Moralin olmadığı yerde hiçbir şey olmaz. Soğuk, yağmur, herkes telef olacaktı. Soğuğun tedbirini alabilseydik, belki biraz daha kalma imkânımız olabilirdi. Dönme kararı verdik. Ama kararı açıklamadan önce, insanların oluşturulması gerektiğini düşündük. İşçi arkadaşların iknası için, yöneticilere görev verdik. Kararı sabah açıklayacaktık, çünkü gece açıklamak tehlikeli olabilirdi. O arada Mustafa Başoğlu'nun içinde bulunduğu Türk-İş heyeti geldi. Bu arkadaşların bize pek katkısı olmadığı için ilgi göstermedim. Onlar da mutlaka geri dönmemizi söylediler. Zaten çalışma bakanı da iki üç kez aramış, gelin görüşelim demişti. Başbakanın talimatı ile hareket ettiğini söylüyordu.

Siz kararı açıklamadan önce, insanlar geri dönmemeyi çağrıştıran sloganlar atıyorlardı. Neler yaşadınız ve hissettiniz?

Ben, gece Zonguldak'ta kalmıştım. Ankara'ya geleceğimiz için üstümüzü başımızı değiştirmek gerekmişti. Geldiğimde gördüm ki, arkadaşlar yeterli bir çalışma yapmamışlar. Hatta daha çok ajite olmuş bir işçi seli ile karşılaştım. "Ölmek var, dönmek yok" gibi sloganlar atıyorlardı. Ancak bir karar vermiştik ve uygulayacaktık. O noktada bir karar değişikliği, engellenmesi mümkün olmayan bir karışıklık yaratırdı. Zonguldak'dan 10.00'da geldim, 11.15'e kadar yorulmalarını bekledim. Tabii "Geriye döneceğiz" demek zor geliyor insana. Ama şartlar da ortada. Konuşmamı yaparken, her zamanki gibi ajite değil, yumuşak girmeyi uygun buldum. Uzun uzun konuştuktan sonra "Geriye dönüyoruz," dedim. Belirli arkadaşlarım, bana sloganlarla destek verdi. Açıklamadan sonra da Ankara'ya geldim.

Geriye dönüp baktığınızda, hata ya da eksiklik görüyor musunuz?

En büyük eksiklik, topluma ulaşamama, onu yönlendirememe, örgütleyememe idi.

Peki, bunu tek başına maden işçileri yapabilir miydi? Amaç, bütün Türkiye'yi harekete geçirmek ama, yapılan hiçbir çalışma yok. İnsanların peşinizden gelebileceğine nasıl bu kadar inandınız?

İnsanlar bizim eylemliliğimizle korkuyu üzerlerinden atacaklardı. Dikkat ederseniz, grev boyunca Özal aleyhine sloganlar çok rahat atıldı. İnsanların "Demek yapılabiliyormuş," diyerek, hareketlenebileceklerini düşündük. Bunu Zonguldak'ta başardık. Ama diğer kesimlerin harekete geçebilmeleri için birilerinin liderlik yapması gerekiyordu. Bunda geç kalındı. Hazır olanlar tahmin edemediler, kendilerini adapte edemediler. Hazır olmayanlar da kaçmanın, engel olmanın yollarını aradılar.

Süreçte, sizin, yani kendinizin bir hatası oldu mu?

Büyük hatalar yaptığımı zannetmiyorum. Belki küçük, nokta hatalar yapmış olabilirim, ama onlar da hareketlilik içinde eridi. Gerekli mesajları yerli yerine ulaştıramamış olabilirim. Bu da, bizim kendi içimizde, sağlıklı deneyimli bir örgütlenme yapısına kavuşmamamızdan olabilir. Bu işin okulu yok. Yaşaya yaşaya öğrenme durumumuz vardı.

Kararsız kaldığınız oldu mu hiç?

Ben, kararsızlığın zararlı olacağını düşündüğüm için kararsız kalmamaya çalıştım hep..

Hayır, şöyle.. O, an be an gelişen atmosferde, ne yapacağınızı bilememe duygusunu yaşadınız mı hiç?

Hayır. Benim bir özelliğim, sabah ne yapacağımı akşamdan tasarlamaktır. Ama öyle bir şey oluyor ki, bazen hiç hesap edemeyeceğiniz bir durumla karşılaşıyorsunuz. Mesela biz barikatın Mengen'e kurulacağını düşünmüyorduk. Devrek'e girmeden kurulacağını tahmin etmiştik. Ani karar verme durumlarında, sanki Allah o anda bir şey veriyor. Duruma uygun, o ana kadar düşünmediğiniz bir çözüm buluveriyorsunuz.

Peki, hiç yanlış karar verdiniz mi?

Hayır. Hiç yanlış karar vermedim. Her şeyin doğrusunu yaptığıma inanıyorum. Çünkü, ben, bütün kararları kişi olarak verdim, yürüyüş boyunca.

Yönetim kurulu?

Biz, her akşam toplanıyorduk.

Devrek gecesi önemli bir geceydi ve o akşam toplanmamıştınız..

Ama Mengen'e geldikten sonra her akşam toplandık.

Ama sizin fikirlerinizin kabulü noktasında oluyordu bu toplantılar, değil mi?

Uygulanmasının gerektiğine inandığım konularda fikrimi hemen söylerim ve nasıl yapılacağını anlatırım. Bu benim prensibimdir.

Niçin böyle davranıyorsunuz? Talep ettiğiniz şeyler oranında demokratik olmanız gerekmiyor mu?

Yürüyüşe başlarken, arkadaşlara "Bütün kararları ben vereceğim, bir tek ben konuşacağım, benim söylediklerimin yorumu kesinlikle yapılmayacak," dedim. Komutan tek olmak zorundaydı. Bana inanıp inanmadıklarını, güvenip güvenmediklerini sordum. İnandıklarını, güvendiklerini söylediler. Öyleyse benim her dediğimi yapacaklardı. Bütün sorumluluk bendeydi. Yapılan her şeyin sorumlusu benim.

Sözleşme görüşmelerinin başından beri, istenilenin verilmeyeceğini bildiğinizi ve iktidarı hedef alan bir mücadele taktiğini kafanızda oluşturduğunuzu ifade ettiniz. Peki, sözleşme masasında istediğiniz olsaydı ne olacaktı?

Sözleşmeyi imzalardık. Ama mücadele başka bir şekil alırdı. Toplumsal hareketi durdurmak mümkün değil. Nitekim Zonguldak'ta başlayan hareketlilik, Türkiye'nin her tarafına yaygınlaştı. Zonguldak'ta üretilen sloganlar her yerin sloganı oldu. Bir cam direnişi örneği var. İşçiler haklarını almak için mücadele ediyorlar ve korkmuyorlar. Parayı yürüyüş sırasında da verebilirlerdi. O zaman da geri dönerdik. Ama topluma, en azından "istedi, aldı" mesajını vermiş olacaktık.

İstedi de almadı mı?

Aldı sayılır. İstediğimiz ile aldığımız arasında fazla bir fark yok.

Kazanan kim?

Zonguldak tabii ki. Gösteri yürüyüşü kanunları, çalışma hayatını düzenleyen yasalar, anayasa değişti. Bunlar kâğıt üzerinde değil, ama kafalarda değişti. Körfez Savaşı'nın getirdiği engel olmasaydı, bunların hepsi kaleme alınacaktı.

Peki bu süreçte, yönetim kurulunda bir zaaf gündeme geldi mi?

Tabii... Birtakım saldırılar olacaktı. İçerden problem yaratılması uygun görüldü. Zaten sendikanın çok sağlıklı bir yapılanmasının olduğunu söylemek mümkün değil. Yönetim içinde kullanılan insanlar oldu. İnsanların zaaflarında istifade edildi. Ama geçti. Biz bunu yendik.

Baştan Türk-İş'i reddettiniz. Fakat daha sonra onlarla bağlantı kurdunuz. Niye böyle oldu?

Savaş durumu çıktıktan sonra bunlar oldu. Artık mücadele orada noktalanmıştı. Gündem değişmişti.

Başkanlar Kurulu toplantılarına katılmama kararı almış, "Onların günahlarına ortak olmam," demiştiniz. Ama katıldınız...

Evet. Arkadaşlarım beni katılmam konusunda ikna ettiler. Ben de kararımı değiştirdim. Ben aslında sık sık karar değiştirmem. Ama öyle oldu.

Ankara'da, Başbakan Akbulut'un sizi bekletme sürecini ve bekleme sürecinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bizi cezalandırmak istediler herhalde. Biz de o günün koşullarında yapacak başka bir şey olmadığı için bekledik ve imzaladık.

Peki, o bekleme sürecinde oldukça çelişkili davranışlarınız oldu. Bir gün söylediğinizden ertesi gün vazgeçtiniz. Bazı sendikacıları kırdınız. Eylemi Türkiye'ye yayacağım dediniz..

Evet, oldu öyle şeyler. Çok yoğun bir olay yaşamıştık. Aslında ben arkadaşlara karşı çok kibar davranan bir insandım. Ama o dönemde kalbini kırdıklarım oldu. O yoğunlukta, sağlıklı düşünmek, değerlendirmek zor oluyor. Kontrol etmeye çalışsanız da bazen patlıyorsunuz. Yanlış da yapabiliyorsunuz.. Böyle günler yaşandı tabii.

 
< Önceki   Sonraki >
© 2005-2009 ZonguldakBilgi[Kent ve Kültür Rehberi]
Joomla!